Haluk Safi: Blog https://www.haluksafi.com/blog en-us (C) Haluk Safi (Haluk Safi) Mon, 16 Mar 2020 07:31:00 GMT Mon, 16 Mar 2020 07:31:00 GMT https://www.haluksafi.com/img/s/v-12/u83696301-o312459364-50.jpg Haluk Safi: Blog https://www.haluksafi.com/blog 120 80 Yeni Yazım İfsak Blog'da Yayımlandı https://www.haluksafi.com/blog/2020/1/yeni-yazim-ifsak-blogda-yayimlandi Yeni yazım;

"Fotoğrafçı, Ego ve Hayata Dair"


İFSAK Blog da yayımlandı

Bağlantısına buradan ulaşabilirsiniz;

http://www.ifsakblog.org/fotografci-ego-ve-hayata-dair/

Haluk Safi

]]>
(Haluk Safi) ego Fotografci hayat https://www.haluksafi.com/blog/2020/1/yeni-yazim-ifsak-blogda-yayimlandi Mon, 20 Jan 2020 14:43:54 GMT
Fujifilm X-PRO3 İncelemesi https://www.haluksafi.com/blog/2020/1/fujifilm-x-pro3-degerlendirmesi  

Fujifilm X-PRO3 İncelemesi

Günümüzde fotoğraf makinelerinin evrimi herkese, her işe koşan fotoğraf makinelerinden çok, daha kişisel kullanıma hitap eden fotoğraf makinelerine doğru dönüyor. Pek çok özelliği makinenin üzerine ilave etmektense, bazılarını makinenin üzerinden alarak, fotoğrafçının daha fazla fotoğrafa odaklanmasını hedefleyen sade tasarımlar kullanılıyor. Fujifilm X-Pro3’de bunlardan birisi.

İlk başta, acaba dedirten tasarımın, bir kaç saatlik kullanımı ile size daha minimalist ve daha fazla fotoğrafa odaklanmaya imkan kılan bir yaklaşımda olduğunu kavramaya başlıyorsunuz. 

Makine, Fujifilm X-T3 ve Fujifilm X-T30'da bulunan,26.1MP APS-C X-Trans 4 sensörünü kullanmakta. Bu sensör hakkında o denli fazla şey yazılıp çizildi ki buradan bütün bunları tekrar yazma ihtiyacı hissetmedim. Kısaca rüştünü tam olarak ispat etmiş bir sensör diyebiliriz. 

Su geçirmeyen yapısı, gövde üzerindeki alt ve üst kapaklardaki titanyumdan yapılmış çok sağlam plakaları, ayrıca çizilmeye karşı ekstra dayanıklı dura modelleri de mevcut, X-Pro3 önceki modelde ve X100F’de kullanılan hibrit optik / elektronik vizörü kullanmakta. Optik vizör daha farklı, elektronik vizör ise daha gelişmiş şekilde sunulmakta. X-Pro3 ayrıca X serisindeki diğer kameralarla aynı menü sistemini kullanıyor. Bu da mevcut kullanıcıların çok hızlı bir şekilde menü sistemini adapte olmasını sağlıyor. NP-W126S piller, yine aynı şekilde, X-T3, X-T30, X100F modellerde kullanılan pillerin aynısı.   

X-Pro3 ile Gelen Yenilikler

  • Vizör kullanımını teşvik eden gizli arka LCD ekran

  • Arkada durum bilgisi paneli:  film modu ya da exif bilgileri 

  • Optik vizör sabit büyütme özelliğine sahip

  • Kontrastı artırılmış OLED elektronik vizör 

  • Yeni bir Film Simülasyon modu, berraklık' (clarity) ayarı ve renkli - mono görüntüler içeren yeni işleme seçenekleri

  • 26MP APS-C BSI CMOS sensör.


Haluk Safi, Aralık, 2019, X-Pro3, ISO 12.800, f/2.8, 1/45 

Yapısı ve Çekim Esnasında Kullanımı

Fujifilm, X-Pro kamera serisini piyasaya sunduğundan bu yana, ana hatları belli olan ve gerçekten tasarım olarak şık bir makineler üretiyor. Firmalar piyasanın genel yaklaşımı çerçevesinde tüketici ihtiyaçlarını daha fazla karşılamak amacı ile, fotoğrafçıya, daha fazla özellik sunmak zorunda kalıyorlar. 

Ancak, bu modelin üzerindeki ismin “Pro”’nun karşılığını verecek şekilde, yetkin fotoğrafçıların ihtiyaç hissetmeyeceği ya da olmamasını tercih edecekleri özelliklerin kaldırıldığını ya da gizlendiğini görüyoruz. Bence bunlardan ilki D-pad (Yönlendirme tuşları) ortadan kaldırılmış. Çok da doğru yapılmış. Fotoğraf çekimi üzerindeki yetkinliğiniz arttıkça, temel ayar tuşlarının mekanik, diğer ayar tuşlarının da minimum adette olmasını talep ediyorsunuz. Az adette konumlanmış tuşlara da, ezberden kolayca erişim yapmak istiyorsunuz. İşte D-Pad in çıkarılması, bu yaklaşımla yapılmış, makine tuşlarını minimalist bir çizgiye dönüştüren bir hamle. 

Bir başka sevdiğim özellik ise, X100F’deki gibi, başparmağım ile makine gözümdeyken, her tuşa erişim sağlayabilmem. Bu sayede kullanımımı çok seri şekilde gerçekleştirebiliyorum. 


Haluk Safi, Aralık 2019, X-Pro3, ISO 12.800, f/5.6, 1/6

Örneğin bu kareyi çekerken, ISO 12.000 de olduğunu görüyorum, Perde hızımın da ⅙ olduğunun farkındayım. 23mm lens makinede bağlı, yani nefesimi tutarak çekim yapmam lazım ki, karenin fonu benim için yeterince net çıksın. Çekim sonrasında iken, ⅙ perde hızını kurtarıp kurtaramadığımı bakmak için, gözüm vizördeyken, play tuşuna basarak görüntüyü ekrana çağırıp, kaynağımı doğru yapıp yapmadığımı anlık olarak kontrol ettim. İşim bitti, denklanşöre yarım basarak tekrar çekim moduna döndüm. Tüm bu işlem, 2sn den fazla sürmedi ve hem pozisyonumu hem de makineyi gözümden çekmeden (kaynağımı bozmadan) bu işlemi gerçekleştirdim. 

İşte, minimalist tasarım ile bunu ifade etmek istiyorum. “Pro” terimini X-Pro3, öyle ya da böyle hak ediyor. Yapılan değişiklikler, tüketiciyi kandırmak üzere yapılan ucuz hamleler değil, gerçekten fotoğrafçının ihtiyaçları fark edilerek yapılan iyileştirmeler.

Otomatik Odaklama Hızı

X-Pro3,  X serilerindeki gibi hem 11fps’e kadar seri çekim yapabilmekte hem de diğer kardeşleri gibi hızlı ve güvenilir odaklama hızı bulunmakta. Yapmış olduğum çekimlerde, odaklama konusunda bir sıkıntı yaşamadığım gibi, gece çekimlerinde de odaklamasını çok süratli bulduğumu belirtmek isterim. Şu ana kadar hem gece hem de gündüz çekimlerinde odaklama sıkıntısı ile karşılaşmadım. 
 

Bu yazıda yayımladığım tüm gece çektiğim fotoğraflarım, AF-S odaklama modunda, ISO 12.000 de ihtiyaç duyacak kadar karanlıkta çekildi ve tek seferde dahi, odaklama da sorun yaşamadım. Aslına bakarsanız bu denli karanlıkta odaklamanın sıkıntı çıkarmasını bekliyordum, beklentimin aksine hiç bir sıkıntı yaşamadım, 

Fujifilm X-T3 performansına çok yakın performansta odaklama hızına sahip olduğunu söyleyebilirim. Ağırlıklı olarak fotoğraf çektiğim için, bu odaklama kalitesi gayet yeterli bulduğumu belirtmek isterim. 

Odaklama Sensörleri vizör seçimine göre: Optik Vizör (OVF)'ü kullanarak 117 AF noktasından birini seçebiliyorsunuz, oysa elektronik vizörde 425 odak noktasına ulaşabiliyorsunuz. Bu fark sadece daha detaylı odak noktası talep ettiğinizde önemli olacaktır. (Portre ya da makro çekimlerde olduğu gibi. Onun haricinde, odaklama hızına yansıyan bir durum değildir.)

Otomatik ISO

Makine üzerinde, perde hızı ve ISO ayarlarının ortak yer aldığı çok şık bir düğme mevcut. Amacım perde hızını sabitlemek değilse, bu düğmeyi çok umursadığımı söyleyemeyeceğim. Çünkü çekim alışkanlığı olarak 23mm lens kullandığım için, ISO ayarını otomatiğe getiriyorum ve minimum perde hızını da gece ya da gündüz çekimlerinde 1/60 ya da 1/100 seviyesine. Bu sayede, makine çekerken ISO ayarını kendisi artırıyor ya da azaltıyor. ISO 12.800 de çekilmiş olan bu fotoğrafların hala sokak fotoğrafçılığında kullanılabilir gürültü seviyesinde olduğunu fark etmişsinizdir. 
 


Haluk Safi, Aralık 2019, X-Pro3, ISO 12.800, f/2.8, 1/100

Film Simülasyonları 

Fujifilm’de X-serilerinde kullandığı film simülasyon özelliği sayesinde, çekim sonrasında fotoğraf işleme gereksinimim gittikçe asgariye düşmeye başladı. Çekimlerimde simülasyon kullanırken, raw formatına sadece karanlık bölgelerdeki detayları kaybettiğim ve geri getirme ihtiyacı duyduğum zamanda gereksinim duymaktayım. Bu tür durumlarda basit bir fotoğrafişleme yazılımı da gayet yeterli olmakta. Örneğin, aşağıdaki fotoğraflarda, hemen hemen hiçbir fotoğraf işleme tekniği kullanmadım ve siyah bölgelerdeki detayları da talep etmediğim için RAW formatını işlemeye ihtiyaç duymadım. (Simülasyon Fujifilm Velvia)

 


Haluk Safi, Aralık 2019, X-Pro3, ISO12.800, f/4, 1/10

X-Pro3’ün bu modelinde, mevcut film simülasyonların üzerine ¨Classic Neg¨ adında yeni bir simülasyon geldi. Superia Filmin çok benzeri olan bu simülasyonu incelemek gerekir. 


Yukarıdaki tabloda, Fujifilm’in kullandığı, film simülasyonları ve sahip oldukları kontrast ve saturasyon yaklaşımlarını görmek mümkün. Ayrıca, menü de bulunan ¨Eğri¨ (Curve) özelliği sayesinde, çekimlerin ve simülasyonların kontrastı ile çekim öncesinde oynayabilir, aynı zamanda, berraklığını (clarity) artırabilirsiniz.

 

Video

Fujifilm X-Pro3 daha çok belgesel ve sokak fotoğrafçıları için temelde tasarlanmış olan bir fotoğraf makinesi olarak görüyorum. Ancak,  Video’da bir X-T3 seviyesinde olmamakla beraber, 4K da UHD hem de DCI çözünürlüklerde 15 dakikaya kadar çekimler yapmanıza da imkan sağlıyor. Ayrıca 120p'ye kadar 1080 de çekim yapabilirsiniz. Öte yandan video çekim kalitesini ve odaklama takibini çok beğendiğimi belirtmek isterim.

Kısacası amacınız ağırlıklı video çekimi değilse, video performansı gayet yeterli görünmekte.

Gizli LCD Ekran

X-Pro’nun önceki modellerinde LCD ekran, sabit ve arka panelde kullanıcıya bakan konumdaydı. X-Pro3 ‘de ise, arka panelin arkasına gizlenmiş ve 180 derecelik, aşağı açılır özelliğe sahip.

X-Pro3 de ayrıca, Fujifilm X-H1'in en üst sağ ekranını hatırlatan küçük, kullanıcıya bakan bir arka ekran mevcut. Analog makinelerde, mevcut kullanılan film ne ise, fotoğrafçıya  hatırlatma amacı ile, filmin ambalajından film bilgisinin yer aldığı karton parça, bu bölmeye konulurdu. X-Pro3 te de buna gönderme yaparak, bu küçük ekran ilk açıldığında, makine üzerinde var olan film simülasyon bilgisini belirtecek şekilde, film bilgisi bu küçük ekranda gözükmekte. Geçmişe yapılan bu göndermeyi anolog tarzı çekmeyi seven birisi olarak çok beğendiğimi belirtmek isterim. Ayrıca, bu ekranın işlevsellik kazanabilmesi için,  dilerseniz, mevcut EXIF bilgilerinin de bu bilgi ekrana yansımasını sağlayabilirsiniz. 


Fujifilm GA645-Analog-Rangefinder

Gizli LCD yaklaşımına karşı ilk başlarda bazı tereddütlerim vardı. Ancak bir fotoğrafçı olarak şunun da farkındaydım. Çekim esnasında, sizin çekim sürecinizin kesintiye uğramaması çok kıymetlidir. Ön izleme alışkanlığını ortadan kaldırmak amacı ile yapılmış olan bu yaklaşımı, son derece doğru bulduğumu belirtmek isterim. Çekim esnasında, alışkanlık yönünde, çekileni kontrol etmektense, odağınızı bozmayıp, çekime odaklanarak devam edilmesi olanak verilmektedir.  Alışkanlık ve gereklilik gerçekten bir birlerinden farklı şeyler. Eğer fotoğraf çekim sürecini, durdurmaya değecek şekilde, çekim sonucunu kontrol etme ihtiyacınız var ise, çekim sonucunu izlemeyi, hem vizörden hem de LCD yi açarak yapabiliyorsunuz.
 

Gizli ekran 180 derece açılmaya izin verdiği için, ekranı 90 derece açarak, hem menü ayarlarının yapılmasını, çekim aralarında fotoğrafları dokunmatik ekrandan izlemeye, hem de karın hizasından çekime izin vermektedir. Karın hizasından çekimlerde X-T3 den farklı olarak karından çekimlerde avantajlı yönü, X-Pro3’ün vizörünün yanda olması sebebi ile, fotoğrafçı yukarıdan LCD yi tam olarak görebilmektedir. 

Gerçeği söylemek gerekirse: LCD nin gizli olmasının, şu ana kadar bir eksikliğini hissetmedim. Bunu bir sorun olarak da görmüyorum, aksine çekim esnasında, süreci kesintiye uğratmaması açısından doğru bir tasarım yaklaşımı olarak görüyorum.

 


Haluk Safi, Aralık, 2019, X-Pro3, ISO12.800, f/4, 1/60

 

Hibrit Vizör

X-Pro3 ile Fujifilm, optik / elektronik hibrit vizöründe hem elektronik vizörünü hem de optik vizörünü büyütmüş durumda. Elektronik vizörünü X-Pro2 den farklı olarak, ekranı OLED’e çevirmiş, kontrası 1:5000 değerine çıkarmış ki bu detayları çok rahat seçmenizi sağlamakta. Ayrıca büyütme oranını 0,59x den, 0,66x’e yükseltmiş. 

Optik modu kullanırken, manuel odaklamayı kolaylaştırmak için, ekranın sağ altında çıkan elektronik telemetri görüntüsü bu sayede çok daha iyi seçilebilir olmakta. 

Öte yandan, optik vizörde Fujifilm’in yapmış olduğu ekranı büyütme seçimi beni bir miktar rahatsız etti diyebilirim. 

Elektronik vizörde yapmış olduğu iyileştirmeyi ne yazık ki, optik vizörde göremiyoruz. X-Pro2 modelinde var olan, ve seçme opsiyonu bulunan 0.36x ve 0.60x büyütme oranları yerine, X-Pro3 tek büyütme oranı 0.52x’yi kullanmakta. 

Optik vizörde kadraj-çerçeve çizgilerini görebileceğiniz en geniş açı, 23mm’ye (Tam çerçeve terimlerinde 35mm). Bu da geniş açılı objektiflerde mecburen elektronik vizöre geçiş yapmak zorundasınız anlamına gelmekte. Öte yandan 23mm’ye (Tam çerçeve terimlerinde 35mm) açının en popüler açı olması sebebi ile Fujifilm’in vermiş olduğu bu karar bir miktar hoş görülebilir. Ancak X-Pro4’de X-Pro2’deki optik vizör yaklaşımını geri getirmesini de umut ediyorum. 

Odak Sınırlayıcı

X-Pro3'ün AF / MF menülerinde, AF sisteminin çalışması için yakın ve uzak mesafeler ayarlama, odaklanmayı hızlandırma ve kameranın amaçlanan hedeften başka bir yere yeniden odaklanma riskini azaltma özelliği mevcut. Sokak fotoğrafçılığında bu gerçekten kullanışlı bir durum. Örneğin ayarlardan 2.5m ve sonsuzu odakla dediğinizde, bu mesafeden sonrasındaki objelere odaklama algoritması bakarak, odaklama hızını artırıyor ya da hatalı odaklama riskini azaltıyor.

Tasarım

X-Pro3 gerçekten güzel bir kamera. Optik ve elektronik hibrit tasarımlı, yanda bulunan vizörü, gizli LCD ekranı, arkada bulunan küçük ekrandaki film smilasyonu, eski rangefinder kameralarını hatırlatan minimalist tasarımı ile çağımızda nostaljik bir çizgiyi yakalamayı başarıyor. 

Genel Görüşüm

Her türlü çekime koşturabileceğiniz gibi, esasen sokak ve belgesel fotoğrafçılar için temelde tasarlanmış olan bu fotoğraf makinesi; çok iyi seviyedeki açılma ve odaklama hızı, genel kullanımı iyileştirmek için, yeniden tasarlanmış kavrama (grip) yardımı ile çekim esnasında dengeli hissettirmesi,  tuşların minimalist tasarımı ve yerleşimi ile, gözünüz vizördeyken ulaşılabilir ergonomik tuşlar ve çok fonksiyonlu joystik, gelişmiş sensör kalitesi ve işlemci hızı ile, ismindeki ¨pro¨ kelimesini gerçekten hak etmekte.

Bu güzel retro tasarımlı makine, kullanıcısına, sorunsuz, keyifle çekim yapabilme imkanını tanıyor.

]]>
(Haluk Safi) biyografi değerlendirme fujifilm inceleme x-pro3 https://www.haluksafi.com/blog/2020/1/fujifilm-x-pro3-degerlendirmesi Sun, 05 Jan 2020 14:18:49 GMT
Yazım İFSAK Blog'da Yayımlandı https://www.haluksafi.com/blog/2019/8/yazim-ifsak-blogda-yayimlandi  

Yeni yazım;

"Sokak Fotoğrafçılığında Fotoğraf Seçimi ve Kimliğini Bulma"


İFSAK Blog da yayımlandı

Bağlantısına buradan ulaşabilirsiniz;

http://www.ifsakblog.org/sokak-fotografciliginda-fotograf-secimi-ve-kimligini-bulma/
 

Haluk Safi

 

 

]]>
(Haluk Safi) https://www.haluksafi.com/blog/2019/8/yazim-ifsak-blogda-yayimlandi Fri, 16 Aug 2019 12:26:15 GMT
Fotoğraf Yolunda Yaratıcılığın Önündeki Asitler https://www.haluksafi.com/blog/2019/8/fotografta-yolunda-yaraticiligin-onundeki-asitler Fotoğraf Yolunda Yaratıcılığın Önündeki Asitler
 

Yaratıcılıkta sınır yoktur dedikten sonra, her türlü sınırı size çizen “ustalar”. Her konuda olduğu gibi, yaratıcılığın yolunu farkında ya da farkında olmaksızın yakan asitler ve bu yolda var olan tuzaklar.

Bu yazımı kendi yaşadıklarımı, gözlemlerimi ve sosyal ağ üzerinden yapmış olduğum çağrıma yanıt veren, “fotoğraf yolunda gelişiminizi durduran ya da motivasyon kaybına yol açan vakalar” başlıklı konuyu derleyerek oluşturdum. 

Bir toplumda sanatçıların, bilim insanlarının, yaratıcı ve yenilikçi düşüncelerin ortaya çıkması için gereken temel ihtiyacın, aynen bir bitkinin verimli topraklara ihtiyacı gibi, elverişli bir ortam sağlanması ile olabileceğini düşünüyorum. Geçmişte ve günümüzde, sanatçı ve bilim insanı yetiştirebilen toplumlar hem bilimde hem sanatta yeni fikirlere olan hoşgörü ve bu yönde zihinleri dogmalardan uzak, sorgulayıcı özellikte eğitilmesini sağlayabilenler olmuştur. 

Bugün maalesef bahsettiğim hoşgörülü yaklaşımdan uzak dogmalarla dolu bir coğrafyada yaşamaktayız. Bu sebeple, yetişen gerçek sanatçılar ve bilim insanları, devlet eliyle sistematik bir şekilde yetiştirilmeyip, münferit aileler ve sanatçının kişisel çabalarıyla ortaya ancak çıkabilmektedirler. Buna bağlı olarak sanatçı ve bilim insanı sayımız da son derece azdır. 

İşte, gerçek sanatçının ve fotoğrafçının az olduğu ve genelde yeni fikirlere kapalı olan coğrafyamızda, kişi fotoğraf yolunda birkaç basamak çıktığı andan itibaren, başına pek çok vaka gelmekte, motivasyonu kırılmakta ya da tuzaklara düşüp, kendi özgün fotoğraf yolundan ayrılmaktadır.

Oysa bir fotoğrafçı, sonu olmayan kendine ait fotoğraf yolundaki merdivenini, nefesi yettiği ölçüde, yolundan ayrılmadan,  çıkabildiği basamak kadar çıkmalıdır. 

Hangi İnsanlardan Eğitim Almalıyız?

“İnsan, birlikte en çok zaman geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır.” 

Jim Rohn’a ait olan bu sözü muhtemelen duymuşsunuzdur. Yaratıcılık ancak, yaratıcı beyinlerle beraber yeşerecek ve serpilecektir.  Gerçekten de fotoğraf dünyasında beslendiğimiz kişileri ve kaynakları (okuduğumuz, dinlediğimiz, takip ettiğimiz) çok dikkatli seçmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yaratıcılık konusunda beslendiğiniz kişiler, açık görüşlü olmayan, sanat tarihinden (hadi felsefe ve bilim tarihini geçtim) haberi olmayan, fotoğraf merdiveninde birkaç basamak çıkıp “ben oldum” diyenlerden seçiyorsanız, sizin var olan yaratıcı yönünüz de benzer şekilde körelecektir.

Bilginin içselleştirilmesi

Çevremizdeki bazı “Hoca” ‘ların, blog ya da kitap ağzı ile konuştuklarını, sahip oldukları bilgilerini henüz içselleştiremediklerini gözlemliyorum. Bir öğrencinin başına gelebilecek en kötü durumların başında, içselleştirilememiş, üzerinde yeterince sorgulanıp düşünülmemiş beyinlerden eğitim almasıdır.

"Yaratıcılıkta sınır yoktur" dedikten sonra, yaratıcılığı öldüren, öğrencilerin önüne her türlü sınırı koyan sığ düşünceli “Hoca” lar.
 

Kompozisyon Kuralları

Temel Fotoğraf dersine girdikten sonra, önünüze gelen şu “Kompozisyon Kuralları” başlığına bakalım. 

Başlıkta yer alan “Kuralları!” sözcüğü beni benden almaktadır. Sanat sınır tanımaz dedikten ve başlama düdüğünü çaldıktan birkaç ders sonra, kompozisyon kuralları adında bir dayatma önümüze geliyor. İlerleyen zamanda, öğrencilerin çekimlerinden yapılan seçkiler de bu kurallar! baz alınarak yapılmaktadır. 

Ne kuralı? Yani ben bu kurallara uymadan fotoğraf çektiğimde, bu fotoğraf olmayacak mı? Ben bu kuralların bir ya da birden fazlasını fotoğraflarımda barındırmak zorunda mıyım? 

Peki ben bu kurallara uymak zorunda isem, kendimi ifade edebilmek istediğimde de bu kurallar üzerinden mi ifade etmek zorundayım. 
 

Fotoğraf dünyamızda kural ile kaldıraç kavramı karıştırılmaktadır. 

İnsanın genlerinde sahip olduğunu bildiğimiz, lakin nereden geldiğini tam olarak adını koyamadığımız, geometrik beğeni yaklaşımları mevcuttur. İşte bu yaklaşımların fotoğrafta yer alması, genel insan tabiatına daha uygun görsel algı oluşmasında bir kaldıraç görevi görmektedir. Başka deyişle, geometrik yaklaşımlar bizler için kural değil, birer kaldıraçtır. 

Peki geometriyi doğru kullandığımızda, bu fotoğraflarımızın iyi olmasını garanti eder mi? Kesinlikle hayır. Ama fotoğrafın iyi olma olasılığını artırır. Fotoğrafın iyi olması yönünde bir adım atmış oluruz. Peki, bu durum zorunlu mu? Yani "kompozisyon kurallarını" uygulamak zorunlu mu? Tabi ki değil, bu size verilmiş olan sadece bir seçenektir. Eğer bu yaklaşımları uygulamayacaksanız, başka yaklaşımları uygulayarak yine kendinize ait fikirlerinizi yansıttığınız fotoğraflar çekebilirsiniz. Emin olun, bu riski almaya değer.


Antoine d'Agata
 

Öz-İçerik Fetişizmi

Bir fotoğrafı temelde iki yapı taşı vardır.  Öz yani içerik ve biçim. 

“Görsel bir dile sahip olan fotoğrafı anlamak için, biçim ve içerik bir arada değerlendirilmelidir. Biri diğerinin önüne geçse bile, fotoğraf üretmenin vazgeçilmez bir ikili yapısı vardır. Biçim ve içerikten oluşan bu ikili yapıda “biçim yapıtın algılanan dış gerçekliği olarak düşünülmekte, içerik ise biçimin iletmeye çalıştığı «mesaj» olarak değerlendirilmektedir”. Biçim, genelde içeriği oluşturan bir araç olarak görülmesine rağmen, fotoğraf estetiği ve gerçekliği temsili açısından biçim ve içerik arasında bir bütünlük bulunmaktadır.” 1

Ülkemizde maalesef öz (yani fotoğrafa konu edilen içerik) genelde dramatik boyutlarda abartılmaktadır. Öyle ki biçim ağırlıklı fotoğraflar, derslerde “Hoca” lar tarafından kabul edilmemekte veya küçümsenmektedir.
 
Ne klasik sanat tarihini, ne de modern ve çağdaş sanat tarihini içselleştirmemiş olan bu güruh, eğitimler verip, sadece kendi içerikli, gerektiği kadar biçimli, fotoğraflarının, ayrıcalıklı olduklarını öne sürmekte ve onun haricindeki biçime koşan fotoğrafları yok saymakta ya da dışlamaktadırlar. 

Konuyu daha somut hale getirebilmek amacıyla, aşağıdaki örneği paylaşmak istiyorum. 

Bir fotoğraf derneğinde, öğrencileri motive etmek amacı ile dernek içi ayın fotoğrafları seçkisi yapılmaktadır. Fotoğrafta, sokakta oynayan Suriye’li fukara çocuklar, gülerek oynadığı görülmektedir. Fotoğraf, öz-içerik ve biçim yönünden hayli etkili bir fotoğraftır.

Seçkiye gelen seçici, “bu çocukların hayatı bu fotoğrafta görüldüğü gibi mutlu değil, yanlış anlatım var” diyerek fotoğrafı reddetmiştir.
 

SPAIN. Andalucia. Seville. 1933.









Contact email:
New York : photography@magnumphotos.com
Paris : magnum@magnumphotos.fr
London : magnum@magnumphotos.co.uk
Tokyo : tokyo@magnumphotos.co.jp


Contact phones:
New York : +1 212 929 6000
Paris: + 33 1 53 42 50 00
London: + 44 20 7490 1771
Tokyo: + 81 3 3219 0771


Image URL:
http://www.magnumphotos.com/Archive/C.aspx?VP3=ViewBox_VPage&IID=2S5RYD1B6V1O&CT=Image&IT=ZoomImage01_VForm

Henri Cartier-Bresson, Seville, 1933

 

Henri Cartier-Bresson’u mezarında ters döndürecek bu davranışın, ülkemizdeki öz-içerik fetişizminine güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum.

Bence gelişmiş bir göz sadece şuna karar vermelidir, seçilmek için bu fotoğraf yeterince iyi mi, değil mi? 

Ülkemizde yaratıcılığın önünde duran, fotoğrafta öz-içerik fetişizminin bir an önce sonlamasını umuyorum.

 

Sosyal Ağlarda Öğrenmek Adına Gruplara Üye Olmak

Ülkemizde büyükşehirlerin haricinde, iyi fotoğraf eğitmenlerine maalesef kolay kolay rastlanamamaktadır. Bu eğitmenlerden yoksun olan ya da bir şekilde öğrenme tutkusu ile yanıp tutuşan bir öğrenci, eninde sonunda fotoğrafları hakkında geri besleme almak amacı ile “Hoca”'ların yönetimindeki sosyal ağ gruplarına üye olmaktadır. 

Bu, fotoğraf yolunda birkaç basamak yukarı çıkmış egosu şişmiş “Hoca” için son derece iyi bir fırsat. Yanına aldığı birkaç taraftarı ile birlikte, fotoğrafları alıp, fotoğrafın çekim anını sorgulamadan, fotoğrafları yerden yere vurabilmektedir. Grupta herkesin ortasında, fotoğrafı aşağılanan öğrenci, gururu ayaklar altın alınmış hisseder ve o aşamadan sonra ya fotoğraf çekemez ya da çekse de paylaşmaktan çekinir hale gelir. Gelişimi artık tıkanmış, ileriye gidebilmek için motivasyonu kalmamıştır.

Formasyon eğitimi bunun için vardır. Öğrencinin motivasyonunu, tutkusunu kırmaksızın geri beslemeler vermek ve ona kılavuzluk etmek için.

Öğrencinin fotoğrafı üzerinden kendi egosunu tatmin etmek isteyen eğitmenlerden ve onun kör taraftarlarından uzak durun. Size samimi geri bildirimler verecek, egosunu zapt etmiş, mümkünse formasyon eğitimi almış yeniliklere açık eğitmenlerin peşinden gidin. Büyük emekler verip, çektiğiniz fotoğraflarınızı, bu tür gruplarda paylaşarak olası bir motivasyon kaybına uğramayın. 

 

Fotoğraf Dostlarım(!)

Fotoğraf yolunda basamakları tırmanırken, kimin gerçek dost kimin arkadaş olduğu ayrımı çok açık şekilde anlaşılır.

Çevrenizdeki fotoğrafçılarla, genelde benzer başarıları hedeflediğiniz için, er ya da geç zihinlerde onlara rakip haline gelebilirsiniz. Günün sonunda fotoğraflarınız diğer fotoğraf arkadaşlarınıza göre daha fazla fark edilmeye başlayabilir, yarışmalar kazanabilir, biryerlerde eğitmen olabilir, ciddi sergilerde fotoğraflarınız yayımlanmaya başlayabilir.

Beraber şehir şehir, hatta ülke ülke dolaştığınız arkadaşınız, sudan sebepleri bahane göstererek sizden uzaklaşabilir. Bırakın durumu size itiraf etmeyi, genelde bu durumu kendilerine dahi itiraf edemezler. Bu dostlarınız! tarafından tüm sosyal ağlardaki arkadaşlıklardan çıkarılmaya ya da engellenmeye hazır olun. Eğer ki, bir de gerçekten dost bilip, gerçek anlamda o kişiye bağlanmışsanız, sıkıntılı günler sizi bekliyordur. Oysa gerçek dostun sizinle olan ilişkisinde, başka bir ajandası ve hesabı yoktur, siz fotoğraf merdiven basamaklarını çıkarken, o da sizinle birlikte mutlu olur. 

Biz fotoğrafçılar duygusal insanlarız, bu tip durumlarda kendimizi gereğinden fazla üzebiliriz ve motivasyonumuzu istemeden kırabiliriz. Yolda fotoğraf arkadaşlarımızı kaybetmeye hazır olmakta fayda görüyorum. Aksi durumda, bu kopuşlar sizi fotoğraftan dahi soğutabilir, ciddi motivasyon kaybına uğrayabilirsiniz.

 

Sosyal Ağlarda Paylaşım Sonrası

Sosyal Medyada bir paylaşım sonrası iki türlü geri bildirim alırsınız. Bunlardan ilki beğeni, diğeri ise eleştiridir.

Beğeniler size iyi gelecektir, ancak doğru yolda olup olmadığınız hakkında geri bildirim vermezler. Toplumlar, genelde klişe ile yenilikçi fotoğraf arasındaki farkı yakalayamaz. Bunu, size ancak fotoğraf hakkında iyi eğitim almış samimimi bir arkadaşınız ya da eğitmeniniz söyleyebilir. Siz çevrenizdeki, samimi, iyi eğitimli, yeni fikirlere açık gözlerin peşinden gidin. 

Fotoğrafçılığın öğrenme eğrisindeyken, sosyal medyada bir fotoğrafı yayımlamadan önce, fotoğraf hakkında bilgisine güvendiğiniz kişilere mutlaka danışın. Danışma sonucunda olumlu geri besleme alıyorsanız yayımlayın. Zamanla ne yaptığınızı bilip, kendi yolunuzu tayin edebiliyorsanız, sadece tereddüt içinde olduğunuz fotoğrafları danışın. Beğenilip beğenilmemeyi aklınızdan çıkarın. Çünkü artık kendi yolunu çizen bir fotoğrafçısınız. 

 

Sosyal Medyada Size Saldıranlar

En sık rastlanan tiplerdir. Bu hayatta ya teflon gibi olacaksın (sataşanların sözleri üzerinizden sizi etkilemeden kayıp gidecek), ya da sünger gibi olacaksın, her söyleneni üzerinde tutup, mutsuzluğa saplanacaksın. 

Paylaşımlarınıza saldıran yazılara karşı, topu göğsünüzde yumuşatıp, taca atmanızı öneririm. Ağız dalaşına girmenin hiçbir anlamı yok. Ne siz ona sosyal ağda bir şey öğretebilirsiniz ne de o sizden bir şey öğrenebilir. Ne yollarda trafikteki insanlara eğitim verebilirsiniz, ne de sosyal ağlarda size sataşan insanlara. 

Eğitim, insanın sadece almaya açık olduğu zamanda, saygı duyduğu insanlardan alabildiği bir aktarımdır. 

Sosyal ağlarda, fotoğraflarınıza ya da size yapılan sözler size çarpıp zihninizden kaymalı, yok olmalı. Ona haddini bildirme hevesinde olmak, sizi sadece üzecektir. Ne o haddini bilecek, ne de siz bildirebileceksiniz.

Siz fotoğrafta kendi çizdiğiniz yolda, emin adımlarla ilerlemeye huzur içinde devam edin. Sosyal ağlarda sizi tartışmaya çekmeye çalışan insanlarda uzak durun.

 

Aidiyet Duygusu

Bu problem aslında kişinin kendisi ile ilgilidir. Bir gruba dahil olan ve kendini o gruba ait olduğunu düşünen kişi, o grup ile birlikte seyahat eder ve o grubun çekimleri ve beğenileri doğrultusunda fotoğraf üretir. Halbuki fotoğraf bireysel bir uğraştır. 

Grup halinde aynı kadrajların çekildiği, fotoğrafın doğasına aykırı bu davranışı reddederek, en fazla bir ya da iki arkadaşınızla birlikte seyahatlere çıkmanızı, çekim esnasında ayrılmanızı ve yemek ve çay-kahve molalarında bir araya gelmenizi öneririm. 


HIPA Büyük Ödülünü kazanan fotoğrafın arka planı! İçlerinden bir fotoğrafçının yarışmaya gönderdiği, bu sahnede çekilen fotoğrafa verilen ödül, 120,000 ABD $’dır

Amacınız kendinize ait bir fotoğraf yolu çizmekse, fotoğraf gruplarından uzak durun. Fotoğraf herkesin ayrı özgün yaklaşımda alması gereken bir yoldur.

 

Ekipman Satın Alma Gazı

Henri Cartier Bresson tüm profesyonel hayatını tek marka makine ve tek bir lens (50mm) ile geçirmiştir. 

Şüphesiz, fotoğraf makinesi teknolojinin ürettiği en çekici bireysel ürünlerden birisidir. Fotoğraf makinesini ilk aldığınızda, sizde büyük bir motivasyon kaynağı oluşturur. Ta ki yeni modeli çıkana kadar. Günümüzde cep telefonları ve dijital fotoğraf makineleri öyle bir seviyeye ulaştı ki, fotoğraflarınız ne artık ilave piksele ne de ilave ISO hassasiyetine ihtiyaç duymaktadır. 

Fotoğrafı fotoğraf yapan ne satın aldığınız yeni model bir fotoğraf makinesi ne de keskinliği dillere destan bir lensdir. Çünkü fotoğrafı yapan sadece ama sadece sizin birikiminizdir.

 

Klişe Resim-Fotoğraflar 

Annenizin ya da babanızın beğendiği klişe resim-fotoğraflarla hiçbir yere varamazsınız. Bırakın ülkemizi dünyada da aynı “klişe fotoğraf” probleminin var olduğunu gözlemlemekteyim. Klişe fotoğraflardan medet umarak kaba saptamalarla yapılmış olan ve kendinizden özel bir şeyler katmadan çektiğiniz resim-fotoğraflar, sizi sadece sıradanlığa hapsedecek, farklı kılmayacaktır.  

Ülkemde kullanılan klişe fotoğraflardan bazı örnekler.

- Gün batımı ya da gün doğumu fotoğrafları, 
- Göl ya da deniz kenarında ağaçların ve yeşilliklerin bulunduğu yansıma fotoğrafları. 
- Yaşlı teyze/amca ya da o bölgenin bakımsız, düşkün, saçı sakalı birbirine karışmış kişilerinin portreleri 
- El sanatçıları / zanaatçıları portreleri 
- Uzak doğu seyahatlerinden yerel portreler. 
- Sisli ufukta kaybolan bir orman manzarası, sisli puslu bir göl, gün batımı-doğumu tozların uçuştuğu koyun sürüleri ve çobanı, koşan atların arkasında çıkardığı toz bulutunun olduğu bir aksiyon. 
- Gölde manda üzerinde atlayan çocuklar 
- Bir at yarışı, deve güreşi, yağlı güreş, koyun atlatma, spor müsabakaları, peşinde olunan en önemli şey, aksiyonun en can alıcı, en önemli, en artistik anını yakalamak..

 

Yarışmalar

Yarışmaları kazanmak adına, yarışma jürilerinin talep edebileceği fotoğrafları üretmeyi seçerseniz, kendi yolunuzdan ayrılıp, jüri üyelerinin zihinlerindeki fotoğrafları üretmeye ve seçmeye başlarsınız. Fotoğrafçının ürettiği ve seçtiği fotoğraflar, kendini ifade ettiği fotoğraflar olmalıdır, jüri üyelerinin zihinlerindeki fotoğraflar değil.

Para ya da şöhret için, bu tuzağa düştüğünüzde, emin olun, kendi fotoğraf yolunuzdan ayrılmış, gelecekte sadece jürilerin zihinlerini yakalamaya çalışan bir fotoğrafçıya sahip olursunuz. Oysa doğru olan, seçtiğiniz fotoğraf türüne ya da türlerine bağlı olarak, sadece seçtiğiniz yolda ürettiğiniz fotoğraflarınızın değerini ölçüp biçebilecek jürilerin olduğu yarışmalara katılmaktan geçmektedir. 

 

Kendi özgün yolunuzda, yolunuza çıkan asitlere aldırmadan, tuzaklara düşmeden, kalıcı motivasyonunuzu sağlayarak ilerlediğinizde, zamanla fotoğraf merdiveninin basamaklarını çıktığınızı göreceksiniz. Basamakları çıktıkça, fotoğrafa olan tutkunuz daha da artacak ve kendinizi yeniledikçe, fotoğraflarınızda yeni fikirleri uygulamakta daha cesur hareket edebileceksiniz. 

Sonu olmayan fotoğraf merdivenini, hayatınız boyunca büyük bir mutlulukla tırmanmanızı dilerim. Şunun da farkında olmakta fayda olduğu kanaatindeyim; mutluluk, kendinize biçtiğiniz fotoğraf yolundaki basamak hedefine ulaşmakta değil, kendinize biçtiğiniz fotoğraf yolunda tutku ile ilerlemektedir. 

Haluk Safi, 
Ağustos 2019

 

 

1- http://kontrastdergi.com/zuhal-ozel-saglamtimur-somuttan-soyuta-fotografta-bicim-icerik-ve-oz-50-sayi/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

]]>
(Haluk Safi) asitler fotoğraf klişe kompozisyon kuralları medya özgün paylaşım resim-fotoğraf sosyal tehditler tuzaklar Yolu https://www.haluksafi.com/blog/2019/8/fotografta-yolunda-yaraticiligin-onundeki-asitler Sun, 04 Aug 2019 06:00:00 GMT
Kimse Neden Senin Fotoğraflarınla İlgilenmiyor? https://www.haluksafi.com/blog/2019/7/kimse-neden-senin-fotograflarinla-ilgilenmiyor Kimse Neden Senin Fotoğraflarınla İlgilenmiyor?

Binlerce lira verip gerçekten güzel bir fotoğraf makinesi satın aldın. Şimdi, birbirinden iyi fotoğraflar çekip, paylaşma zamanı geldi. Artık herkes senin fotoğrafları beğenip, seni konuşacak!?

2017 yılında, 1.2 trilyon fotoğraf çekildi, günlük ortalama 3.3 milyar fotoğraf demek. Bu acı gerçeği sindirmek gerçekten kolay değil. 

Bu kadar çok fotoğraf çekilebilmesi için, satılması gereken akıllı telefon, DSLR, aynasız makine sayılarını bir düşünün. Dünyanın yeni bir fotoğrafçıya daha, sizce ihtiyacı var mı? Bırakalım onu, dünyanın yeni şarkıcılara, yeni ressamlara, yeni sanatçılara ihtiyacı var mı? 

Bu dünyanın sıradan fotoğraflara, sıradan bestelere, sıradan işlere ihtiyacı var mı?

Eğer konumuz fotoğrafsa, bu dünyanın elbette değer yaratan fotoğraflara ihtiyacı var. Yarattığı değerle, fark yaratan fotoğraflara ihtiyacı var.  Bu durum fotoğrafın hangi türü olursa olsun geçerli olduğunu düşündüğüm bir yaklaşım.

Şunu anlamakta çok büyük fayda görüyorum, birbirine benzeyen, sıradan, tekrar eden, taklit eden fotoğraflarla artık kimse ilgilenmiyor. 

Yukarıdaki sayılara baktığımızda yılda 1.2 trilyon fotoğraf üretilebiliyorsa, fotoğraf çekmenin ne kadar kolay olduğu anlaşılır. Zor olan fark yaratan, değer katan fotoğraf üretmek. 

Tarih sayfalarına yer alan bütün sanatçıların neredeyse ortak özellikleri, sanatta (kimi zaman mücadeleler verip) fark yaratarak sıçramalara sebep olmalarıdır. Leonardo da Vinci, Claude Monet, Pablo Picasso..

Claude Monet ve arkadaşları (Renoir, Pissarro, Sisley, Cezanne, Degas..), eski sanatçıları takip etmedikleri için aşağılanmışlar ve yıllarca Paris’teki sergi Salonunda sergi açmalarına izin verilmemiştir. Onlara kapılarını daha sonradan fotoğrafçı olan Nadar 1874’te açmış ve ilk sergilerini bu şekilde gerçekleştirebilmişlerdir.

Édouard Manet’ye ait olan Olympia tablosu ise, dönemin sanatçıları tarafından olağanüstü aykırı bulunmuş ve olası saldırıya uğraması riskine karşın, sergide salonda ayrı bir yere alınmıştı.

Édouard Manet
 

Aynı şekilde sokak fotoğrafçılığı tarihine baktığımızda ise; Andrei Kertesz, Henri Cartier-Bresson,  Robert Frank, William Klein, Saul Leiter, Elliott Erwitt gibi yenilikçi fotoğrafçılar vardır. 

Örneğin, William Klein’in, New York sokaklarında çektiği, bol grenli, karanlık, alışılmışın dışındaki fotoğrafları, ABD de bulunan kitap editörleri tarafından, aşağılanmış, kabul görmemiş, çareyi Paris’e giderek bulmuştur. Klein kitabını ancak 1956 yılında bastırabilmiştir. 

William Klein

Fark yaratmayı değer katmayı konuşurken, tarihte söylenmiş şu sözleri dinlemekte de fayda var. 

"Yaratıcılık cesaret ister."
Henri Matisse

Matisse ait bu eser, basitliğin, yalınlığın, sofistike bir şekilde yansıması değil mi? 

“Bir hayali gerçekleştirmeyi imkansız kılan tek bir şey var: başarısızlık korkusu.”
Paulo Coelho,

Paulo Coelho’nun bu sözündeki korkuyu yenmenin yöntemini, zen veya tasavvuf öğretileride zaten söyler. Ama ben burada Steve Jobs dan bir örnek vereyim.

“Öleceğini hatırlamak, kaybedecek bir şeyin olduğunu düşünme tuzağından sakınmanın en iyi yoludur. Sen zaten çıplaksın. Kalbini takip etmemek için hiçbir sebep yok.” Steve Jobs

Fark yaratan değer katan fotoğrafları çekmek, pek çok üzücü  başarısızlıktan ve motivasyon kırıcı eleştiri almaktan geçer. (Aman dikkat, samimi olmayan “ustaların” söylemlerine kulağınızı tıkayın.) Ama o ısrarcı başarısızlıklar, sana fark yaratan değerli fotoğrafları getirecektir. Farklı olma korkusunu, beğenilmememe endişesini kafamızdan atmalıyız. Bu dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz...

Yaratıcılık için cesaretini toplayıp denemeler yapmanın zamanı sence gelmedi mi? Sıradanlıktan kurtulup, cesaretle, fark yaratan kadrajları çekmenin şimdi zamanı değil mi? 

Geçmişte muhafazakar düşünce ile mücadele eden, yenilikçi hareketler, dijital çağın vahşi rekabeti içerisinde günümüzün olmazsa olmazı haline gelmiştir. Artık insanlar geçmişi taklit eden değil,  daima yenilikçi ve iyi olan fotoğraflara bakmak istiyorlar.  Kalıcı olacak, hatırlanacak fotoğraflar da geçmişte olduğu gibi, zihinlere, kalplere  kazınan bu fotoğraflar olacaktır. 
 

Kaynakça

- Ted Forbes- Art of Photography
- William Klein Biyografi
- Moden Sanat Tarihi
 

 

 

]]>
(Haluk Safi) Fotoğrafçılığı innovation Klein Matisse Photography Sokak Street William yenilik https://www.haluksafi.com/blog/2019/7/kimse-neden-senin-fotograflarinla-ilgilenmiyor Sun, 07 Jul 2019 09:29:41 GMT
İhtiyacın Bol Güneş Işığı Değil, Görme Biçimi ve Tutku https://www.haluksafi.com/blog/2019/6/gorme-bicimi-ve-tutku İhtiyacın Olan Bol Güneş Işığı Değil, Görme Biçimi ve Tutku

Sokak fotoğrafçılığı, evet fotoğraf türleri arasında belki de en zor olan türdür. Ancak en büyük avantajı da her ışık ortamında size üretkenlik şansı vermesidir. 

Eğer manzara fotoğrafçısı olsaydınız, güneş ışığının durumu sizin için çok ama çok önemli olurdu. National Geographic editörlerinin sadece güneş batarken ve doğarken çekilen fotoğrafları kabul ettiklerinin bir yazıda okumuştum.  Halbuki bir sokak fotoğrafçısı, hava koşullarından bağımsız olarak, dışarı çıkıp fotoğraf üretimine devam edebilir. 

Fotoğraf çekmek için, özel ışık ihtiyacını beklemek ve bunu ön yargı olarak kafasına koyan bir sokak fotoğrafçısı, şüphesiz kendisini kısıtlayacak ve üretimini aksatacaktır. Bugün hava bulutlu, yağmurlu, gece fotoğraf çıkmaz, ışık çok sert.. 

Elliott Erwitt’in fotoğrafla ilgili olan şu sözüne bakalım.

“Bana göre fotoğrafçılık bir gözlem sanatıdır. Sıradan bir yerde ilginç bir şey bulmakla ilgilidir… Bunun, gördüğünüz şeylerle çok az ilgisi olduğunu anladım, aslında her şey onları görme biçiminizle ilgilidir.”

Kesinlikle; sokak fotoğrafçılığı bir gözlem sanatıdır. Keskinleştirmeniz gereken en önemli yetkinlik, sıradanlığın içinde, sıradan olmayanı görebilmektir. İyi fotoğraflar üretebilme sırrının, hava durumu ya da çekeceğiniz şeyin ilginç olması ile hiçbir alakası bulunmamaktadır. 

USA. Florida Keys. 1968.
Elliot Erwitt

Dışarda ışığın durumu, sizi dışarı çıkmaktan alı koymamalı, yapmanız gereken tek şey, büyük bir tutkuyla, kendinizi sokağa atmaktan geçiyor. Çünkü iyi fotoğraflar orada, sıradan olan yaşamda, sıradan olmayanı görebileni bekliyor.

 

Bulutlu, kapalı havalar- Yumuşak Işığın Altında

Portre fotoğrafı ile uğraşıyorsanız, ya da bir şekilde öğrendiyseniz, yumuşak ışığın, sert ışığa göre çok daha estetik olduğu bilirsiniz. Yumuşak ışığın diğer bir avantajı ise, ortamdaki gölgelerin daha silik olması sebebi ile, kompozisyonlarınız gölgeler tarafından kesintiye uğramayacaktır. 

Evet, yumuşak ışıkta gölgeler yumuşar, belirginsizleşir ve bazen neredeyse kaybolurlar. Gölgelerle yapabileceğimiz, geometrik çekimler ve oyunlar azalır. Sokak fotoğrafçıları genelde kapalı havalarda sanki oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi olurlar. 

Halbuki durum öyle değildir. Kapalı havalarda üretkenliğinizden hiçbir şey kaybetmeksizin, çekimlerinize devam edebilirsiniz. Son derece yaratıcı kompozisyon çekimleri yapabilirsiniz. Çevredeki cam ve aynaları kullanarak, içerisinde parlak fikirlerinizi gösterebileceğiniz yansıma fotoğrafları çekebilirsiniz ya da  “Yan yana” (juxtaposition) tekniğini kullanarak, başkalarının fark edemediği bir birinden güzel detayları yakalayabilirsiniz. 
 


Gustavo Minas, (bulutlu hava yansıma)

 


Cosmin Garlesteanu, (bulutlu hava, juxtaposition (yan yana))

 


Haluk Safi, (bulutlu hava, kompozisyon)


Sami Uçan, (bulutlu hava, kompozisyon)


 


Matt Stuart, (bulutlu hava, Juxtapozition (yan yana))

 


Ufuk Akarı (bulutlu hava, kompozisyon)

Güneşli Havalar

Sokak fotoğrafçılığında, aydınlatma (lightning) üzerinde neredeyse % 0 kontrole sahipsiniz.  İfade etmek istediğim, bir stüdyo fotoğrafçısının sahip olduğu  seçeneklere ve esnekliğe sahip değilsiniz.  Doğal olarak, günün güneşli ya da  bulutlu  olacağına karar veremezsiniz.  Ancak sahip olduğunuz ışığı en etkin şekilde kullanmayı  öğrenebilirsiniz. Sokak fotoğrafçılığında hem ışığın hem de gölgenin kullanımının çok iyi öğrenilmesi gerekir. Çünkü ışık gibi, gölge de fotoğrafın temel yapı taşlarındandır.
 
Güneşli havalar, sokak fotoğrafçılarının yüksek motivasyonla çekim için dışarı çıktığı günlerdir. :-)

Çünkü fotoğraflarında kullanabileceği, güçlü ışığı ve gölgeleri vardır. 

Bulutsuz, güneşin tepede olduğu bu dönemlerde, diyaframınızı kısıp (11 ve daha üzeri) çekimlerinizi yüksek perde hızıyla gerçekleştirebilirsiniz. 

Aslında bu ışık türünün kendine has avantajları ve dezavantajları da vardır. 

Evet, mimari yapılardaki öğeler kullanılarak pek çok geometrik şeklin gölgeleri kompozisyonlara yansır, insanların ve hayvanların gölgeleri kullanılarak fotoğrafın gerçeküstü (surreal) bir dünyaya geçişi dahi sağlanabilir. 

Ancak kimi zaman da, gölgeler hiç istenmeyen bir yerde, kişileri, geometriyi böler ve fotoğraflarımızı değersizleştirebilir. (Bu sebeple, gölgelerin, hareket halindeki öğelerinizi istenmeyen yerden bölmeden yakalayabilmek için, kameranızı yavaş seri (Low Continuous) moda almanızını tavsiye ederim.) Ayrıca ortam fazla gölge ile bölündüğü için, gölgeleri izole etmek zorlaşır, kompozisyonlarınız bozulup minimalist yaklaşımda fotoğraflar çekmek zorlaşabilir.

PIG1992012K057PIG1992012K057UZBEKISTAN. Tashkent.1992.
Market.

Gueorgui Pinkhassov, (güneşli havalar)

 


Alphan Yılmazmaden, (güneşli havalar)

 

Gece Çekimleri 

Gece çekimleri, gündüz çekimden çok farklıdır. Geceleri çalışacak çok fazla ışığınız bulunmaz, bu sebeple geceleri sahip olduğunuz ışık daha da kıymetlidir. Sokak lambalarına, aydınlık vitrinlere, gördüğünüz herhangi bir ışık kaynağına bakın. Gün içinde olmayan, şehrin etrafında görebileceğiniz ilginç ışıklardan faydalanmanın tam zamanı. Neredeyse her şey geceleri gölgede olduğundan, gün boyunca gölgelerle birlikte gelen geometrinin çoğunu kaybettiğinizi unutmayın. Fakat yine de, geceleri bir siluet için gereken tek şey birinin sokak lambasının ya da bir vitrinin önünden yürümesi ile oluşur. Yakalayabileceğiniz bu silüetler aracılığıyla istediğiniz geometriyi oluşturabilirsiniz. Ne olursa olsun, gece fotoğrafçılığı doğal olarak ilginçtir, çünkü çoğumuz şehri geceleri görmeye alışkın değiliz. 
 


Patrick Wendt, (gece çekimi)

 


Haluk Safi (gece çekimi)


Ayla Güvenç İmir, (gece çekimi)



Cardoni Giuseppe, (gece çekimi, analog)

 

Flaş ile Sokak Fotoğrafçılığı

Sokak fotoğrafçılığında, fotoğrafçının ışığı kontrol altına aldığı tek örnek flaşla birlikte yapılan sokak fotoğrafçılığı çekimlerdir. Bruce Gilden, Martin Parr, Weegee, Marc Cohen sokakta flaşı son derece etkin kullanan fotografçılardır.  Bu gibi fotoğraflarda, flaş tek bir yönden gelen, güçlü, ezici  ışık veren şekilde olabilmekte. Flaş ile gerçekleştirilen sokak fotoğrafçılığı, sokak hayatına farklı bir bakış açısı getirmesi bakımından oldukça sevilen ve takdir gören bir yöntemdir. Sokakta dikkat çektiğinizde, olası bir durumu yönetebileceğinizi düşündüğünüzde mutlaka denemenizi tavsiye ederim. 

Flaş ile yapılan çekimlere, çok iyi örneklerin bulunduğu kolektif, 
Full Frontal Flash da yer alan fotoğraflara buradan bakabilirsiniz.

https://fullfrontalflash.wordpress.com/


Bruce Gilden, (flaş ile fotoğraf)


Bruce Gilden, (flaş ile fotoğraf, Japon mafyası yakuzalar)

 


Mark Cohen (flaş ile fotoğraf)


Mark Cohen (flaşlı fotoğraf çekerken)

 


Serkan Tekin (flaş ile fotoğraf)


İlker Karaman (gece, flaş ile fotoğraf)


Tawanwad Wanavit, (flaş ile fotoğraf)


Sokakta iyi fotoğraflar üretebilmek için, bol güneşli havaya ihtiyacınız yok. İhtiyacınız olan; sıradan olan yaşamda, sıradan olmayanı yakalamak, var olan ışığı en iyi şekilde kullanmak, tutku ile fotoğrafın peşinde koşmaktır. 
 

 

 

 

]]>
(Haluk Safi) fotoğrafçılığı ışık olmayan photography sıradan sokak street tutku https://www.haluksafi.com/blog/2019/6/gorme-bicimi-ve-tutku Thu, 27 Jun 2019 13:24:48 GMT
Juxtaposition- (Yan Yana) https://www.haluksafi.com/blog/2019/6/juxtaposition Juxtaposition- Yan Yana

Çağdaş sokak fotoğrafçılığında en sık kullanılan ve etkisi hayli yüksek olan bir tekniktir.

Juxtaposition, öykülerde, şiirlerde, film dünyasında yaygın olarak kullanılan yöntemlerden birisidir. Bu kelimeyi, olduğu gibi ezberlemenizi tavsiye ederim. Ancak, akılda tutamıyorsanız, “yan yana” şeklinde de benimseyebilirsiniz.

Juxtaposition’ın telaffuzu: jaks-tıh-poh-zışıhn

Edebiyatta Juxtaposition tanımı şu şekilde yer alır;

yan yana, bir yazarın iki şeyi yan yana yerleştirerek farklılıklarını vurgulamanın bir yolu olarak ortaya çıkmıştır. Fikirler, görüntüler, karakterler ve eylemler birbirleriyle yan yana gelebilecek şeylerdir. Örneğin, Cinderella gibi peri masallarında, iyi huylu ana karakteri acımasız bir kardeşi ile yan yana konulmuştur. Karakterler arasındaki farklar ve birbirleriyle olan yakın ilişkileri, ana karakterin iyi niteliklerini vurgulamaya hizmet eder.

Juxtaposition (Yan yana koymak), her yazar için önemli bir tekniktir ve çeşitli amaçlara hizmet edebilir

  • İki fikir arasında bir karşılaştırma yapmak.
  • Kontrast oluşturarak iki eleman arasındaki farkı vurgulamak.
  • Saçma ya da şaşırtıcı bir etki yaratmak.
  • Bir öğenin öne çıkmasını sağlamak (yani, kırmızı bir arka plan üzerinde beyaz bir güvercin yerleştirerek).
  • Bir bakışta farklı bakış açıları bir araya getirmek.
  • Görünüşe göre birbiriyle ilişkili olmayan iki şey veya görüntü arasında bir bağlantı önermek.

Film Dünyasında Juxtaposition (Yan yana)

“Can Dostum” (Intouchables) filmini ve buradaki iki ana karakterde bulabileceğimiz Juxtaposition (Yan Yana) 'yı düşünelim.

Phillipe; Beyaz, yaşlı, engelli, yerleşik, iyi eğitimli, varlıklı,

Driss ise Siyahi, genç, sağlıklı, bohem, az eğitimli, düşük gelirli

Son derece iyi işlenmiş ve baştan aşağı juxtaposition (yan yana) yaklaşımı ile kurgulanmış bu harika filmi seyretmenizi tavsiye ederim.

 

Juxtaposition (Yan yana) ve Baba Filmi

Diğer güzel bir örnek için Baba (The God Father) filmine bakabiliriz. İyi inşa edilmiş bir Juxtaposition (yan yana) sahnesinin seyircide uyandırdığı etki yadsınamaz.

Romanı Mario Puzo’ya ait olan, Baba filminde, gelişen olaylar sonucunda, Michael Corleone’nun,  ailesine ait mafya yapısının başına geçme  hikayesini anlatıyor.  Oğlunun vaftiz töreninde, Hıristiyanlık inancında tüm günahlardan arındıran ve masumiyet simgesi olan tören esnasında, aynı anda Micheal’ın emriyle gerçekleşen cinayetlerin gösterimi yer alıyor.

Juxtaposition, yan yana koymanın, gücünü mükemmel bir şekilde gösteriyor.

 

Sahnenin bağlantısı

https://www.youtube.com/watch?v=1CDlBLvc3YE

 

Fotoğrafda Juxtaposition (Yan yana)

Fotoğrafçı, fotoğrafındaki farklı öğelerin yan yana geldiklerinde birbirleriyle nasıl ilişkili olacağını düşünerek çekimini gerçekleştirir. Bu ilişki, fotoğrafçının sadece tek bir görüntüyle bir hikaye anlatmasına izin veren yaklaşım tekniğidir.


USA. Washington DC. 1967. An American young girl, Jan Rose KASMIR, confronts the American National Guard outside the Pentagon during the 1967 anti-Vietnam march. This march helped to turn public opinion against the US war in Vietnam.

Fotoğrafçı: Marc Riboud-Çiçek ve Süngü (1967)

Vietnam Savaşı döneminden kalma bu ünlü fotoğrafta, Fransız fotoğrafçı Marc Riboud çarpıcı bir Juxtaposition ( yan yana) görüntüsünü yakalar. Savaş karşıtı gösteriyi kontrol etmeye çalışan süngülü asker bölüğüne, o sırada 17 yaşında olan genç bir protestocu Jan Rose Kasmir, elinde tuttuğu çiçekle karşılarında durur. Bu kırılgan barış ve masumiyet sembolünün, ağır zırhlı askerlerle (savaş çabasını temsil eden) birleştirilmesi, Vietnam protesto hareketinde önemli bir imajı haline gelmiştir.

Çağdaş Sokak Fotoğrafçılığında Juxtaposition (Yan yana)

Juxtaposition (yan yana) oluşturmak için sahnemizde birbirleri ile çalışan en az iki nesne veya kavram olmalıdır. Daha fazlası da olabilir. Fiziksel nesneleri yan yana olarak kullanırsak, her birinin çerçeve içinde güçlü bir varlığı olmalıdır. Gözlerimiz her birinde gezinmelidir. Kavramları veya ruh halini bir Juxtaposition (yan yana) olarak kullanmak, fiziksel öğeleri yan yana kullanmaktan daha zordur. İzleyici buradaki ruh halini ve kavramları kendi kafasında birleştirmesi gerekir.

Juxtaposition (Yan yana) ile yukarıda edebiyat ya da sinemada alınabilen çıktılar, birebir sokak fotoğrafçılığında da yakalanabilmektedir.

  • İki öğe arasında bir karşılaştırma yapmak.
  • Kontrast oluşturarak iki öğe arasındaki farkı vurgulamak. 
  • Saçma (absürt) ya da şaşırtıcı bir etki yaratmak. 
  • Bir bakışta farklı bakış açıları bir araya getirmek.
  • Görünüşe göre birbiriyle ilişkili olmayan iki öğe veya görüntü arasında bir bağlantı önermek.

Çağdaş Sokak Fotoğrafçılığında Juxtaposition (yan yana) yı daha iyi anlatabilmek amacıyla, bir dizi, fotoğraf örneklerini aşağıda paylaşıyorum.

Juxtaposition, dikkat, beceri gerektiren, sokak fotoğrafçılığında son derece eğlenceli ve önemli bir anlatım tekniğidir.

 

Kontrast oluşturarak iki eleman arasındaki farkı vurgulamak:
 

Elliott Erwitt “The Dogs “ (Kontrat oluşturmak)

 

Saçma (absürt) ya da şaşırtıcı bir etki yaratmak:
 

Elliott Erwitt “The Dogs “, (Absürt ya da şaşırtıcı)

 


Çağdaş Kul, (Absürt ya da şaşırtıcı)

 


Efe Çaylak, (Absürt ya da şaşırtıcı
)

Ufuk Akarı, (Absürt ya da şaşırtıcı)

 


Daniele Zarri, (Absürt ya da şaşırtıcı
)



Luis Rubim (Absürt ya da şaşırtıcı
)


Nikolic Bojan(Absürt ya da şaşırtıcı)
 

Görünüşe göre birbiriyle ilişkili olmayan öğe veya görüntü arasında bir bağlantı önermek.
 

Alphan Yılmazmaden, (bağlantı önermek)

 


İlker Karaman, (bağlantı önermek)
 


Serkan Tekin
, (bağlantı önermek)

Angkul Sungthong, (bağlantı önermek)


Pau Buscato, (bağlantı önermek)


Pau Buscato
, (bağlantı önermek)


Paulus Ponizak, (bağlantı önermek)
 


Jasper Tejano
, (bağlantı önermek)


Iraklis Kougemitros
, (bağlantı önermek)
 


Angkul Sungthong
, (bağlantı önermek)
 


Elexei Yuriev
, (bağlantı önermek)
 


Elisa Mariotti
, (bağlantı önermek)
 


Hakim Boulouiz
, (bağlantı önermek)
 

 

İki öğe arasında bir karşılaştırma yapmak.
 

Miguel Angel Sarrias, (karşılaştırma yapmak)


Melanie_Einzig, (karşılaştırma yapmak)
 

Kaynakça

https://literarydevices.net/juxtaposition/

https://www.scriptmag.com/features/specs-the-city-juxtaposition-and-the-godfather
 

 

 

 

 

 

]]>
(Haluk Safi) absürt benzerlikler Çağdaş çıkarma Fotoğraf Fotoğrafçılığı Juxtaposition ortaya Sokak Yan yana zıtlıklar https://www.haluksafi.com/blog/2019/6/juxtaposition Thu, 13 Jun 2019 12:15:50 GMT
Çağdaş Sokak Fotoğrafçılığı Kolektifleri https://www.haluksafi.com/blog/2019/5/cagdas-sokak-fotografciligi-kolektifleri Çağdaş Sokak Fotoğrafçılığı Kolektifleri

Sokakta fotoğraf çekmek genelde tek başına, görünmez olarak odaklanmış bir şekilde çekim yapmayı gerektirir. Grup halinde yapılan aktivitelerde ise sokak fotoğrafçılığı adına bir şeylerin çıkması beklenmemelidir. Çünkü zaten gruplarla sokağa, fotoğrafa çıkıldığında, grup fark edilecek, fotoğrafını çekeceğiniz özneniz ve çevresindekiler zaten davranışlarını değiştireceklerdir. Bu nedenle genelde sokak fotoğrafçıları, 2 en fazla 3 kişi ile gezi planlar. Ekip buluşur çekim için hazırlıklarını yapar ve herkes dağılıp tek başına fotoğrafını çeker. Sonrasında belli saatlerde yemek ya da çay-kahve içmek için tekrar buluşur istenilirse tekrar ayrılıp çekimlere devam edilir.

Sokak fotoğrafçılığını bugünkü haline getiren sadece kişilerin bireysel tutkusu değildi. Kolektifler, bloglar, festivaller bunda büyük bir itici güç olarak rol oynadılar. Geçtiğimiz 20 yılda, Sokak Fotoğrafçılığı kolektifleri, internette ortaya çıkarak web sitelerindeki kolektif çalışmaları, Sokak Fotoğrafçılığı ile ilgili çeşitli röportajları ve makaleleri aracılığıyla türün yaygınlaşmasına katkı sağladılar.

Sokak fotoğrafçılığında kolektif çalışmanın içinde olmak, fotoğrafçı için birbirinden değerli katkılar sağlamaktadır.

Ağları (Networkleri) Birleştirme

Kolektifin içindeki her fotoğrafçının doğal olarak ağı genişler. Aynı zamanda farklı üyeleri bir araya getirir ve bunun birçok faydası vardır.

Kolektifler, esinlenebileceğiniz arkadaşlarla tanışma imkanı sunar, yeni teknikleri ve yaklaşımları bu yapıların içerisinde keşfedebilirsiniz. Ayrıca çekim için seyahat etmek istediğinizde ya da birlikte çekime çıkmak istediğinizde, birlikte çekim yapmaktan memnuniyet duyabileceğiniz bir kolektif üyesiyle bunu yapabilirsiniz. Ya da gittiğiniz yerde kolektiften başka bir arkadaşınızla buluşup, onun yerel kılavuzluğundan faydalanabilirsiniz.

Birlikte Öğrenme
İyi bir okuyucu, iyi bir dinleyici olabilirsiniz. Fotoğraf ve sanat ile ilgili pek çok eseri okuyarak bu yönde kendinizi eğitmeye devam edebilirsiniz. Ancak, konu fotoğraf olunca, öğrenmenin usta-çırak ilişkisinden çok da farklı olmadığını düşünüyorum. Yani gelişim için esas olan, çektiğiniz fotoğraflar üzerinden yapılan geri beslemeler ve bu geri beslemeler doğrultusunda, tekrar sokağa çıkarak, yeni geri besleme alabilecek fotoğraflar çekmekten geçmektedir.

Sokak fotoğrafçılığı ilk başta kolay gibi görünen, aslında ilerleyen zamanda ne kadar zor olduğunu anladığınız bir türdür. Bu sebeple acemilik döneminde, sokak fotoğrafçıları, birbirine benzeyen pek çok fotoğraf üretir. Farklı bir şeyler üretebilmek, bazen uzun seneler gerektirir, işte fotoğraf kolektifleri, bu sürenin kısalmasında çok büyük rol oynarlar. Kolektiflerdeki, samimi, akılcı, yapıcı geri beslemeler, sizi, konfor alanınızdan çıkartıp, yeni tekniklerle nitelikli üretim yapmaya teşvik eden itici gücü verir.

Bir kolektifte yer almanın kıymeti bu anlamda büyüktür. Çünkü size samimi geri besleme yapabilecek ve yorumlayabilecek hatta esin kaynağı olabilecek fotoğrafçılarla tanışma ve birlikte çalışma imkanını verecektir.

Birlikte Daha Güçlü

İster ulusal, isterse uluslararası olsun, bireysel fotoğrafçı olarak tanınmak günümüz dünyasında oldukça zor olan bir konudur. Eserlerinizin ve bireysel olarak kendi bilinirliğinizi sağlamak, prestijli ulusal / uluslararası yarışmalarda büyük başarılara imza atmaktan, ağınız kuvvetli ise fotoğraf dergilerinde, bloglarda, röportajlarda yer almaktan veya ulusal / uluslararası prestijli noktalarda sergiler açmaktan geçmektedir.

Dünyanın en iyi portföyüne sahip olsanız dahi, yukarıda saydığım noktaları gerçekleştiremediğiniz takdirde, sizi kolay kolay kimsenin fark etmeyeceğini garanti edebilirim. Bir yılda milyarlarca, fotoğrafın üretildiği dünyada, eserlerinizin ve dolayısıyla fotoğrafçı olarak sizin, bilinirliğinizi sağlamakta kolektifin rolü önemli olacaktır.

Çünkü fotoğraf günlerine, sempozyumlara, sergilere davetler genelde kolektiflere yapılmakta ve uluslararası fotoğrafçılık dergileri ya da blogları genelde kolektif çalışma yapan fotoğrafçılarla röportajlar düzenlemektedir.

Bir kolektif ile gelen tüm faydaları ele aldığımızda, dışarıda büyük bir Sokak Fotoğrafçılığı topluluğu olduğuna ve birlikte çalışmanın son derece değerli olduğuna inanıyorum.

Bu sebeple, iyi fotoğrafçılarla takım oluşturmak ve birlikte çalışmak daha etkili bir yöntem olarak durmaktadır. Arkadaşlarınızla bir kolektif oluşturun, büyütün, öğrenin ve öğretin, bir marka yaratın ve grubun tanıtımını yapın. Doğru takım arkadaşlarıyla birlikte bir fotoğraf kolektifinde olmak birçok şeyi kolaylaştıracaktır.

Aşağıda aktif çalışan ve tüm dünya tarafından izlenilen hikayeleri yaratan en saygın ve çok bilinen Sokak ve Belgesel Fotoğraf kolektiflerini paylaşmak istiyorum.

 

Magnum Photos

Magnum Photos, ortak bir ilgiyi paylaşan fotoğrafçıların “basit bir kolektifi”nden daha fazlasıdır. Öncelikle, kolektif üyelerinin kitap ve fotoğraflarını pazarlayan bir ajanstır.

1947'de Robert Capa, Henri-Cartier Bresson, David Seymour ve George Rodger, fotoğraf haklarının daha fazla kontrolünü elinde tutmak amacıyla Magnum Photos'u kurdu. Ajans, fotoğrafçılara çok iyi bakmayan güçlü dergilerin etkisine karşı bir duruş ile birlikte hareketti.

Magnum Photos'a üye olmak hala fotoğraf alanında alabileceğiniz en büyük onurlardan biridir ve ajans yeni üyelerini çok titizlikle seçen çok elit bir kulüptür.

Günümüzde ajansta Bruce Gilden, Elliot Erwitt, Gueorgui Pinkhassov, Martin Parr, Richard Kalvar  gibi büyük isimler de dahil olmak üzere 50’nin üzerinde yaşayan fotoğrafçı vardır.

Web Sitesi

 

iN-PUBLiC

En çok bilinen Sokak Fotoğrafçılığı kolektiflerinden biri olan iN-PUBLiC, 2000 yılından beri Sokak Fotoğrafçılığı türünü tanıtmak için çalışmalarda bulunmaktaydı. Sokak Fotoğrafçılığı türünü tanıtmak amacı ile kurulmuş ve ticari olmayan bir kolektifti. Yani, asıl amaçlarının kitapları veya baskıları tanıtmak değil, daha çok Sokak Fotoğrafçılığını yaygınlaştırmaya odaklanmıştı.

iN-PUBLiC webde yayınlandığında,  binlerce kişiye ilham verdi ve o zamandan beri birçok kolektif oluşmaya başladı. Dünyanın dört bir yanından gelen güçlü ve şaşırtıcı fotoğrafçılar güçlerini birleştirerek, çalışmalarını paylaştı ve tartışmasız fotoğrafçılığın en zor ve en eğlenceli türü olan sokak fotoğrafçılığına gittikçe daha fazla insanın ilgisini çekti.

iN-PUBLiC üyeleri, yayınlar ve atölye çalışmaları söz konusu olduğunda çok aktif bir topluluktur. Avrupa, ABD, Avustralya ve Asya'dan, Siegfried Hansen, Matt Stewart, Tavepong Pratoomwong, Trent Parke ve David Gibson gibi güçlü isimleri bünyesinde barındırmaktadır.

Nick Turpin ve ekibinin, sosyal medyaya da yansıyan yoğun tartışmaları sonucunda, iN-PUBLiC yayınlarına aşağıdaki fotoğraf sebebi ile Ekim 2018 'de son vermiştir. Hiç olmazsa arşiv olarak https://in-public.com sayfası webde yayınlanmaya devam etmektedir.

Bu kolektifte yer alan tüm fotoğrafçıların fotoğraflarının, birkaç defa dikkatli şekilde incelenmesini öneririm.  

Sahne, gerçek bir sokak sahnesi olmasına karşın, fotoğraf, yazılım hatası yapan bir cep telefonu çekimidir. Fotoğraf: Blake Andrews

Web Sayfası

 

Burn My Eye

Burn My Eye kolektifi en büyük kolektiflerden birisidir, buna rağmen seriler ve çalışmalar söz konusu olduğunda çok yüksek kalitede bir standart tutma yeteneğine sahiptir.

Kendi hedefleri, aynı zamanda orijinal isimlerinin kaynağı olan “toplumun kabuklarını yakıp gerçekten görmek”tir. Aslına bakarsanız bunu başarıyorlar da. iN-PUBLiC kolektifinin durağan hale gelmesiyle, bu kolektif, sadece sokak fotoğrafçılığı değil, aynı zamanda hiçbir sınır tanımadan Belgesel ve Çağdaş Sanat Fotoğrafı üzerine de üretimler yapmaktadır. Kısacası, tür olarak sokak fotoğrafı ancak üretim olarak sınır tanımayan bir yapıdadır.

Burn My Eye kolektifinin web sayfasında bulunan fotoğraflar ve fotoğrafçılar kesinlikle derin bir şekilde incelenmesi gereken sitedir.

Kolektif, üyelerinin yanı sıra, kolektif dışı röportajlar da yapmakta ayrıca zaman zaman bazı atölyeler de düzenlemektedir.

Web Sayfası

 

Street Photo Thailand

Tayland, fotoğraf tarihinde, Macaristan’ın fotoğraf dünyasına kazandırdığı fotoğrafçılar gibi, dünyaya Sokak Fotoğrafçısı yetiştirmeye başladı. Birçok genç fotoğrafçı Tayland ve Asya’ya ait kendi vizyonlarını göstermekle ilgili çalışıyor.

Birlikte atölye çalışmaları düzenliyorlar ve Bangkok'taki Sokak Fotoğrafçılığı festivali ile yakın temas halindeler.

Kolektifin Sloganları, “Sokak fotoğrafçılığına ve görme sanatına meraklı olanlar için bir topluluk.”.

Dünya çapında sokak fotoğrafçıları yetiştiren Tayland’ı takdir etmemek elde değil.

Web Sayfası

 

Observe

Öncelikli olarak doğal-habersiz (candid) sokak fotoğrafçılığına odaklanan, uluslararası bir fotoğraf kolektifidir. “Bizi çevreleyen insanları izlemek ve belgelemek konusunda ortak bir hayranlık ile birleşiyoruz. Fotoğrafçılığın özünde kişisel bir arayış olduğunu kabul ederken, üyeliğimiz, karşılıklı iyileştirme, destek, tartışma ve diğer işbirlikçi etkileşimlerden fayda sağlamaktadır.”

Web Sayfası

 

Un-Posed

Polonya merkezli, ulusal fotoğrafçılardan oluşan Un-Posed kolektifi, 2011'de hayata geçti. Kolektif, sokak fotoğrafçılığı olarak da bilinen ve belgesel formunda uzmanlaşmış fotoğrafçılardan oluşuyor. “Genel olarak farkedilmeyen günlük yaşamda saklanan sembol ve anları ortaya çıkaran bir tür¨. şeklinde kendilerini tarif etmekteler.

Web Sayfası

 

Eye-Go Bananas

Kolektifin Manifestosu:

“Biz, İtalyan fotoğrafçılar grubu olarak, kural tanımayan dünyayı temsil etmeyi amaçlıyoruz. Bizim için bir şeyler ifade eden, ancak kimi zaman izleyiciye hiçbir şey ifade etmeyen, olguları açıklamaya çalışıyoruz.  Bu durumun farkındayız ve hiçbir önyargımız yok. Sadece kameramızla arayış halindeyiz.

Bazen fotoğraf çekiyoruz, bazen çekmiyoruz. Şimdi buradayız, yakaladığımız görüntüler yoluyla kendimizi anlamaya çalışıyoruz.”

Web Sayfası

 

FULL FRONTAL FLASH

Bazıları ortak bir tarza sahip olsalar da, Full Frontal Flash kolektifi onu bir adım öteye taşıyor ve sadece fotoğraf makinelerine ek olarak bir de flaş kullanan fotoğrafçıları destekliyor.

Tarzları; Bruce Gilden, Richard Sandler veya Weegee'nin vizyonunu takip ediyor. Grup, flaşa adanmıştır ve eğer bir flaş hareketi arıyorsanız, o zaman bu gruba daha yakından bakmalısınız.

Bu grup hakkında harika olan şey, çeşitliliği ve fotoğrafçılarının farklı tarzıdır. Salvatore Matarrazo'nun en canlı ve yakın stili olan Torsten Hendricks'in hafif cesur ve Siyah-Beyaz tarzını veya Boris’de FLASH'ın eşsiz yaklaşımını görebilirsiniz.¨

Web Sayfası

 

Italian Street Eyes

Italian Street Eyes, “sokak fotoğrafçılığı pratiğine ve dünyayı otoriter ve sanatsal bir şekilde temsil etme arzusuna odaklanan” İtalyan fotoğrafçılardan oluşan bir topluluktur. 2015 yılında iki kurucu üye tarafından kurulan ISE, sürekli büyüme için mümkün gördüğü tek yaklaşıma sahiptir: kalite arayışı. “Asıl hedefimiz birlikte büyümek, araştırmayı, sonuçları ve gelişmeleri tartışmak. İkincil amaç, üyelerin işlerini diğer insanlarla paylaşmaktır”.

Web Sayfası

 

Turkuaz Street

2013 yılında kurulan Turkuaz Street, bu yazının yazıldığında, Ülkemizde hali hazırda faaliyet gösteren tek sokak fotoğrafçılığı kolektifidir. Dilerim gelecek günlerde, ülkemizde başka yeni kolektifleri görme imkanımız olur. 

“Günlük hayatın koşuşturması içinde an gelir her şey yerli yerine oturur.

Yaşadığımız şehrin kaosu, bilinmezliği ve öngörülemezliği içinde böylesi anların peşine düşmek ve paylaşmaktır derdimiz.

Fotoğrafa yaklaşımımız aynı zamanda hayata bakışımızı yansıtır. Gerçeğin kurgulanamayacak kadar olağanüstü, yalın ve karmaşık, bir o kadar da güzel olacağı inancıyla bakıyoruz fotoğrafa.

Bu tutkuyu paylaşan insanlar olarak bir aradayız. Amacımız, bir yandan birbirimize destek olup kendimizi geliştirerek sokak fotoğrafını Türkiye’de bilinir kılmak, bir yandan da bu  bakışı taşıyan arkadaşlarımız için “Turkuaz” olarak Türkiye Sokak Fotoğrafının referans noktalarından biri olabilmektir.”

Web Sayfası

Tanıtım Videosu

 

Günümüz dünyasında pek çok sokak fotoğrafı kolektifi mevcuttur. Listenin hepsini burada belirterek kalabalık yapmak istemiyorum, ancak aşağıdaki bağlantıdan tüm dünyada faaliyet gösteren diğer kolektiflerin listesine ulaşabilirsiniz. 
 

Street Photo Index

 

 

]]>
(Haluk Safi) çağdaş collectives contemporary fotoğrafçılığı kolektif photography sokak street https://www.haluksafi.com/blog/2019/5/cagdas-sokak-fotografciligi-kolektifleri Wed, 29 May 2019 07:13:56 GMT
Sokak Fotoğrafçılığı Tarihi https://www.haluksafi.com/blog/2019/5/sokak-fotografciligi-tarihi Sokak Fotoğrafçılığı Tarihi

Beşeriyet gibi sanat da benzer bir gelişim süreci geçirmiş, eserler birbirlerinden esinlenerek inşa edilmiştir. Onları birbirlerinden farklı kılan, sanatçının eserinde sahip olduğu birikimi, yeni ve özgün fikirlerle bezenmiş olarak ortaya koymasıdır.” 

“Esinlenmek mi Kopyalamak mı? Çizginin Doğru Tarafında Durabilmek!” başlıklı yazımda yukarıdaki şekilde bir ifade kullanmıştım.

Eğer fotoğraf dünyasında bir yerlere gelmek istiyorsak, bizden önceki fotoğrafçılar ya da sanatçıların yaptığı gibi, geçmişte neler yapıldığının farkında olarak, farkı disiplinlerden beslenmeli ve kendimize ait olan yeni fikirlerimizi, özgün tarzımızda yansıtarak bunu fotoğraflarımızla ifade etmeliyiz. 

Eğer amacınız buysa ve bunu sokak fotoğrafçılığı tutkusu ile yapmak istiyorsanız, geçmişe bakan bu yazıyı okumanızda fayda görüyorum.

Sokak fotoğrafçılığının tür olarak, foto muhabirliğinin bir parçası olarak ortaya çıktığını kabul etmek gerekir.

Aslında, pek çok öncü sokak fotoğrafçısı; foto muhabiri veya moda fotoğrafçısı olarak kariyerlerine başladı. Geçinmek için de bu meslekleri yapmaya devam ettiler. Mesai saatleri dışında kendilerini ifade edebilmek için sık sık sokak fotoğrafçılığını gerçekleştirdiler.

Başlangıç

Louis Daguerre’in (1838’de) stüdyosunun penceresinden çekmiş olduğu bu fotoğraf (Tapınak Bulvarı), tarihte çekilen sokağa ait ilk fotoğraftır. 

Daguerre tekniği olarak fotoğraf tarihe geçen bu fotoğraf, tekniğin ASA (ISO) değerinin çok düşük olması sebebi ile çok uzun bir sürede pozlanabilmiştir. Ayakkabısını boyatan kişi ve ayakkabı boyacısı haricindeki tüm insanlar bu nedenden kaynaklı görüntüden yok olmuşlardır.

Teknolojinin gelişimine bağlı olarak, fotoğrafın ASA (ISO) değeri artmaya başlamış ve Charles Nègre 1851’de sokakta insan fotoğrafını ilk kez çekmeyi başarabilmiştir.


İskoçyalı fotoğrafçı John Thomson, bir gazeteci ve bir sosyal aktivist ile birlikte 1877’de başlayan bir proje kapsamında 12 ay çalışarak, “Londra'da Sokak Hayatı” adlı kitabını yayınladı. Thomson, sokaklardaki gündelik hayatın yakalanmasında kilit bir rol oynadı. 


Şüphesiz buraya kadar paylaştığım fotoğraflar, bir sokak fotoğrafı olmaktan çok, sokakta çekilmiş, belge niteliğindeki fotoğraflardır.

Eugène Atget (1857 - 1927)

Paris’in, modern inşası için, terkedilmiş sokaklarını belgelemek amacıyla başlatılan projede, Eugène Atget sokak fotoğrafçılığı adına ilk göze çarpan kareleri üretmeye başlamıştır. Öyle ki bu karelerden bazıları, bu yazının kaleme alındığı tarihte hala hayatta olan Lee Fiedlander için ilham kaynağı olmuş ve vitrinlerdeki yansımalar fikrini kendi ürettiği fotoğraflarında kullanmıştır.

Yirmi kilo ağırlığındaki büyük format kamerası ile 10.000 adedin üzerinde negatif üretmiş ve ortaya çıkardığı fotoğraflar, belgesel fotoğrafçılığına yeni bir bakış açısı getirmiştir. Zaman içerisinde Man Ray ve Berenice Abbott, Atget’in belgesel ve sürrealist arasındaki gelip giden fotoğraflarını örnek göstererek, kendisinin fotoğraf alanındaki önemini vurgulamışlardır. 


Eugène Atget, Paris, 1910-1920


Eugène Atget, Magasins du Bon Marché, Paris, 1910-1920

André Kertész (1894-1985)

Macar asıllı, Andre Kertesz, fotoğraf tarihçilerinin kabul ettiği üzere, yaşamış en büyük fotoğrafçılardan biridir. Genç yaşlarda başlayan fotoğraf tutkusu ile 1985’te ölene kadar 70 yılı aşkın bir süre üretken bir şekilde fotoğraf çekti. Bu onu gelmiş geçmiş en üretken fotoğrafçılardan birisi yaptı. Sadece sokak fotoğrafçılığına öncülük etmekle kalmadı, aynı zamanda Henri Cartier-Bresson da dahil olmak üzere tüm fotoğrafçılar üzerinde güçlü bir etkisi oldu.

Fotoğraf alanında teknolojinin gelişimini yakından takip eden André Kertész ilk olarak 1912 senesinden itibaren nispeten küçük ebatlı ICA kutu kameraya, sonrasında katlanabilir, Goerz Tenax kameraya, 1927’den itibaren de Leica kameraya geçiş yaptı. Bu sayede Kertész daima yanında taşıyabileceği bir makineye sahip oldu.

Teknolojinin başlangıç seviyesindeki 35 mm kamerası ile kameranın kabiliyetleri hakkında sezgisel ve cesur kararlar vererek, daha önceden görülmemiş şekilde, Paris sokaklarındaki insanları yakın mesafeden fotoğrafladı. Anlık çektiği fotoğraflarını, kompozisyon ve geometriden feragat etmeksizin üretti. Bulunduğu dönemde sahip olduğu film ve kamera teknolojisi ile sokakta anlık kompozisyonlar yakalaması, devrim niteliğinde olan yenilikçilik bir harekettir.


André Kertész, Budapeşte, 1914


 André Kertész, Budapeşte, 1920


André Kertész, Kırık Bank

“An, işimi her zaman yönlendirir. Ne hissediyorsam, onu yaparım. Bu benim için en önemli şeydir, Herkes bakabilir, ancak herkes göremez.” Andre' Kertesz

Henri Cartier Bresson (1908-2004)

1932’de Afrika'dan dönen genç Henri Cartier-Bresson, Martin Munkacsi’ye ait olan Afrikalı çocukların kumsalda dalgalara karıştığı bir fotoğrafı gördü. Yıllar sonra kendi ifadesiyle, “Bu fotoğraf, benim için sanki içimdeki havai fişeğe ateş veren bir kıvılcımdı” der. “Böyle bir şeyin kamerayla yakalanabileceğine inanamadım. 'Kahretsin' dedim kameramı alıp sokağa çıktım.” 


Martin Munkacsi, Liberyalı Gençlik 1931

Küratör Peter Galassi'nin ifadesiyle, bundan sonraki bir kaç yıl, Cartier-Bresson'un ürettikleri “modern sanatın en yoğun ve konsantre bölümlerinden biri haline geldi ” demiştir. 

“Üretilmiş” veya kurgulanmış fotoğraf beni ilgilendirmiyor. Eğer bir yargıya varmam gerekirse, bu sadece psikolojik ya da sosyolojik düzeyde olabilir. İki türlü fotoğraf yaklaşımı mevcut, önceden kurgulanmış fotoğraf çekenler ve görüntüyü keşfetmek ve onu yakalamak için dışarı çıkanlar. ”

 


Henri Cartier Bresson, Fransa, 1932

Cartier-Bresson, kameranın kendisi için ne anlama geldiğini açıklayarak devam ediyor:
“Benim için kamera, görsel olarak aynı anda sorgulayan ve karar veren anın efendisi olan bir eskiz defteri, sezgi ve doğallığın aracıdır.”


Henri Cartier Bresson, İspanya, 1933

 

Cartier-Bresson'un kameranın analojisini “eskiz defteri” olarak nasıl kullandığını - deklanşöre basmak konusunda ne kadar önemli sezgi ve spontanlık olduğunu görebilirsiniz.

“Dünyaya anlam vermek için, kişinin vizörde hangi çerçeveye karar vereceğini hissetmesi gerekir. Bu tutum konsantrasyon, zihin disiplini, duyarlılık ve geometri hissi gerektirir ifadenin basitliğine ulaşan verimliliktir. Kişi her zaman konuya ve kendisine en büyük saygı ile fotoğraf çekmelidir.”

Henri Cartier Bresson’ın bu sözleri, üzerinde yeni bir yazı yazılacak kadar, derin anlamlar taşımaktadır. Şimdilik burada bu sözün anlamları hakkında bahsetmeyeceğim ancak, bu sözü bir kaç defa okuyarak üzerinde düşünmenizi tavsiye ederim.


Henri Cartier Bresson, Roma, 1959

 

Henri Cartier Bresson’ın bu yaklaşımı, bugün, doğal habersiz (candid) sokak fotoğrafçılığının temelidir diyebiliriz. Dünya üzerinde, binlerce doğal habersiz (candid) fotoğraf çeken sokak fotoğrafçısı, bu şekilde yakalanmış karelerin peşinde koşmaktadır.

II. Dünya Savaşı Sonrası

Savaşın sona ermesiyle ve 1940'ların ve 50'lerin sonunda, William Klein, Lisette Modeli, Helen Levitt, Robert Frank Amerikan kültürünü belgeleme projeleri yapıyordu. Çektikleri fotoğraflar kışkırtıcı ve çoğunlukla kaba veya estetik olmayan konular içeriyordu.

O dönemin sokak fotoğrafçıları, yüzyılın başından bu yana karanlık odadaki temel kamera özelliklerinin ve fotoğrafik işleme kullanılmasını talep eden, “düz fotoğrafçılık” estetiğine meydan okudu. Bunun yerine geleneksel olmayan perspektiflerde ve hareket halinde bulanık formlar içeren grenli baskılar ürettiler.

Robert Frank (1924-)

Robert Frank, duygu ve öznellik (subjectivity) uyandıran görüntülere daha fazla değer veren yeni bir tür fotoğrafik belgeleme ortaya koydu. Geleneksel fotoğrafik yöntemlerin en temelinden yola çıkarak, genellikle vizörden bakmadan fotoğraf çekti. Bunun yerine kadrajı şansa bırakmayı, kusurları ve belirsizliği memnuniyetle karşılamayı tercih etti. Bu nedenle, bu yaklaşımla, pek çok akran ve öncü fotoğrafçı gibi, özellikle Cartier-Bresson'un amacı olan tek bir mükemmel şaheser yaratmak zordu. Frank bakış açısını, yazarların “bilinç akışı” tekniği gibi bir dizi fotoğrafla ifade etmek istedi.

Amerikan toplumuna eleştirel bakışı, daha fazla görsel anlatı deneyimi için, tartışmalı karanlık-kontrastlı perspektifi, kitap haline getirmek için en iyi şekilde çalıştı ve çığır açan, son derece etkili kitabı The Americans'ın (Amerikalılar), ilk kez 1958'de Paris'te yayınlandı. 


Robert Frank, The Americans, 1955-56

Amerikalılar kitabı ile Robert Frank, 21. yüzyıla kadar süren fotoğrafçılar arasında yeni ifade biçimlerinin, yeni görüntü biçimlerinin ve sanatsal bir özgürlüğün yolunu açtı.


Robert Frank, The Americans, 1955-56

 


Robert Frank, The Americans, 1955-56

Amerika Birleşik Devletleri dışında, Robert Doisneau savaş sonrası dönemde Paris sokaklarındaki hayatı belgeliyordu. Amerikalı meslektaşları ile karşılaştırıldığında, Doisneau hafif bir dokunuşlarla, tuhaf ve rahatsız edici olanlardan ziyade, sokağın gündelik rahat anlarını ortaya çıkardı. Bu tarzı başka yerlerde de popüler oldu. 

Aynı yılldarda ve 20. yüzyılın sonlarında dünyanın diğer bölgelerinde sokak fotoğrafçıları arasında dikkat çekenlerden Manuel Álvarez Bravo, Meksika'da Graciela Iturbide, Londra'da Bill Brandt ve Çekoslovakya'da Josef Koudelka vardı.

21.Yüzyıla doğru

Joel Meyerowitz, Garry Winogrand, Lee Friedlander ve Diane Arbus, o dönemin ünlü Amerikan sokak fotoğrafçılarıydı. İlham almak için Robert Frank’e baksalar da, her biri güzellikten çok gerçekçiliği ya da belirginsizliği destekleyen kişisel ve farklı tarzlar oluşturdular. Atget'in etkisi, Friedlander’in ABD’deki kentsel yaşam fotoğraflarında açıkça görülmesine rağmen, vitrin pencerelerindeki yansıma görüntüleri Atget’inkinden çok daha farklı ve depresif bir tonda olmuştur. Winogrand’ın, New York sokaklarındaki kalabalık ve tiyatroya benzer sahneleri, diğer sokak fotoğrafçılarının aksine, kendine has sonsuz enerjisi ile şehirlerin kaosunu yakalamıştır. Arbus, toplumun marjinalleşmiş figürlerini sürekli olarak incelemiş, dramatik ve anlaşılır görüntüleri, günlük hayatta kaçınılan ya da göz ardı edilen insanlara yönelmiştir.

“Yeni Dokümanlar” - (New Documents)

1962'den 1991’e kadar MoMA (New York Modern Sanatlar Müzesi)’nın fotoğraf küratörlüğünü yapan efsane isim John Szarkowski 1967 senesinde henüz genç ve isimleri yeterince duyulmamış olan üç fotoğrafçıyı MoMA’ya fotoğraflarını sergilemek üzere davet etti. (Diane Arbus, Lee Friedlander, and Garry Winogrand)

Bu fotoğrafçılar, küratör John Szarkowski'nin sergiye girişte açıkladığı gibi, bu üç fotoğrafçı 1930'lar ve 1940'ların sıradan öncüllerininkinden belirgin şekilde farklı amaçları olan yeni bir fotoğrafçı neslini temsil ediyordu: “belgesel fotoğrafın tekniğini ve estetiğini daha kişisel amaçlara yönlendirdiler. Amaçları hayatı yeniden biçimlendirmek değil, onu bilmek olmuştur.” Sergi üç fotoğrafçının da Amerikan sanatında önemli sesler oluşturduğunu; başarıları, yaşadığımız ortam hakkında daha ayrıntılı anlayışları da beraberinde getirecektir.

Garry Winogrand (1928–84)

Garry Winogrand 20. yüzyılın ortalarında ABD yaşamını ve sosyal sorunlarını canlandırmasıyla tanınan, Amerikalı bir sokak fotoğrafçısıydı. Pek çok şehirde sokak fotoğrafı çekmesine karşın, temelde New York’u fotoğrafladı. 

Fotoğraf küratörü, tarihçisi ve eleştirmeni John Szarkowski, Winogrand'ı neslinin merkez fotoğrafçısı olarak nitelendirdi. 2014'te The Guardian'da yazan Eleştirmen Sean O'Hagan, “1960'larda ve 70'lerde, sokak fotoğrafçılığını bir tavrın yanı sıra bir tarz olarak da tanımladı ve o zamandan beri gölgesinde emek verdi. New York.” 2013 yılında BBC News adına yazan Phil Coomes, “ Sokak fotoğrafçılığıyla ilgilenenler için öne çıkan birkaç isim var ve bunlardan biri Garry Winogrand. 1960'lar her karede fotoğraf dersidir.”

Hayatı boyunca hiperaktif bir şekilde sokaklarda fotoğraf çekti. 56 yaşına kadar yaşadığı hayatı boyunca, 5 milyon adetin üzerinde kare üretti ve geride hala geliştirilmemiş 2500 adet rulo bıraktı. 

Bazı sözleri;

“Fotoğrafların içinde dünyanın nasıl olduğunu görmek için fotoğraf çekiyorum.”

“Her fotoğraf, biçime karşı içerik savaşıdır. ”

“Fotoğraf çekmeyi iki yönlü bir saygı eylemi olarak düşünmeyi seviyorum. Çevrenize saygı duyun, en iyisini yapmasını sağlayın, onu tasvir edin. Ve öznenize saygı duyun, onu olduğu gibi göstererek. Bir fotoğraf her ikisinden de sorumlu olmalı. ”
 

El Morocco. 1955. Gelatin silver print. 23.5 x 33.7 cm (9 1/4 x 13 1/4 in.). The Metropolitan Museum of Art, Purchase, The Horace W. Goldsmith Foundation Gift, through Joyce and Robert Menschel, 1992 (1992.5107)

“Hiçbir fotoğrafta söyleyecek bir şeyim yok. Fotoğrafçılığa olan tek ilgim, bir şeyin çekim sonrası, fotoğrafta neye benzediğini görmek. Hiçbir önyargım yok.”

挀洀瀀㌀⸀ ⸀㌀⸀㈀䰀焀㐀 砀愀搀㘀戀㐀昀㌀㔀

New YorkNew YorkGarry Winogrand (American, 1928–1984)
New York, 1965
Gelatin silver print;
The Metropolitan Museum of Art, New York, (GW.Fisher.003)
http://www.metmuseum.org/Collections/search-the-collections/645629

Diane Arbus (1923-1971)

Amerikalı fotoğrafçı Diane Arbus, denklanşörü onun deyimiyle “kendi trajedisiyle doğanlara” çevirdiğinde, “fotoğraflamaya ve uzun uzun bakılmaya değer olan üzerine” yürütülen hakim algıyı derinden sarstı. Arbus alışıldık, tekdüze, takdir edilen görüntüler yerine fotoğraflanmaya değer bulunmayan, tekinsiz ve nahoşun fotoğrafını çekmeyi tercih etti. Objektifini sokakta karşılaştığı, evlerine konuk edildiği sıradışı insanlara çevirdiğinde, tarihe not düştü: “Kesinlikle inanıyorum ki ben fotoğraflamasaydım kimse görmeyecekti.” 4

Diane Arbus, 1956 - 1962 yılları arasında New York'ta her yerdeydi. Sokaklarda, Central Park'ta, metroda, sinemalarda, akşam yemeklerinde, Coney Island'da ve New Jersey evlerinde, acımasız dairelerde, revü soyunma odalarında, sirkte ve morgda. 4x4, flaşlı kamerasıyla henüz tanıştığı kişiler ile iletişim kurup, onları fotoğraflarında olağanüstü kılmakta çok üstündü. 

Arbus, Lisette Model’den aldığı kişisel eğitimler sayesinde, kısa zaman içerisinde bir fotoğrafçı formunu aldı. Arbus, hayatının geri kalanında Lisette Model ile arkadaşlığını sürdürmesine rağmen, hızla kendi yolunu çizdi.


Diana Arbus


Diana Arbus (1970-1971)

 


Diana Arbus (1970-1971)

 


Diana Arbus - Twins

Lee Friedlander (1934-)

Yenilikçi bakış açısı, kompozisyonlarını kasıtlı parçalaması ve fotoğrafların belirsizliği, Friedlander’ı ve Andrea Kertesz’de var olan, doymak bilmeyen fotoğraf üretim tutkusu. Zannedersem Friedlander’ı tasvir etmek için doğru bir yaklaşım olur. 

Sokak fotoğrafçılığı yaklaşımlarında, Eugène Atget’den ilham aldı ve yansımaları sokakta “Mankenler” albümü ile harika bir şekilde kullandı. Aynı şehirleri, aynı sokakları defalarca farklı yaklaşımla fotoğrafladı. 

Friedlander, kariyeri boyunca çok zekice gerçekleştirdiği öz çekim portreleriyle biliniyordu. Öz-Portre (Self Portrait-1970), ilk kitabıydı.
 


Lee Friedlander, 1960

 


Lee Friedlander, “Mankenler” kitabından


Lee Friedlander, Öz Çekimler


Lee Friedlander, Öz Çekimler


Lee Friedlander, 1970

Saul Leiter (1923-2013)

ABD Pitsburg doğumlu olan ve gençliğinde resim üzerine eğitimler alan Saul Leiter, 1947’de Henri Cartier Bresson’a ait fotoğrafları MoMA sergisinde gördükten sonra, bu fotoğrafların kendisine ilham verdiğini söyler. 1940'ların sonlarından itibaren New York'ta renkli ve siyah-beyaz sokak fotoğrafları çekmeye başladı. Fotoğraf eğitimi konusunda resmi bir eğitimi yoktu, ancak erken çalışmalarının dehası, 1950’lerde iki önemli MoMA gösterisine Leiter’i dahil eden Edward Steichen tarafından hızla kabul edildi. MoMA’nın 1957 tarihli “Renkli Deneysel Fotoğraf” konferansında Leiter’in 20 renkli fotoğrafı yer aldı.

1950'lerde ve 60'larda sokak fotoğrafçısı yerine, başarılı bir moda fotoğrafçısı olarak tanındı. Bu süre zarfında Saul Leiter, bulunduğu yerde (çoğunlukla New York ve Paris) sokakları gezmeye devam ederek kendi zevkine göre fotoğraflar çekti. Siyah beyaz sokak fotoğraflarından bazılarını bastı, ancak renkli slaytlarının çoğunu kutularda sakladı. 1990'larda dikkat çekici renkli çalışmalarına bakmaya ve baskı yapmaya başladı. Renk duygusu ve yoğun biçimde sıkıştırılmış kentsel yaşam, o zamanların gerçekten eşsiz bir vizyonunu temsil ediyordu.


Saul Leiter

Saul Leiter sokak fotoğrafçılığına muazzam ve eşsiz bir katkı yapmıştır. Daha çok tele objektif ile çektiği soyutlanmış formları ve radikal biçimde yenilikçi kompozisyonları, New York Okulu çağdaşlarının çalışmaları arasında öne çıkan ressam niteliğindeki çalışmalardır. 


Saul Leiter

¨Basit şeylerin güzelliğine inanıyorum. En ilginç olmayan bir şeyin, çok ilginç olabileceğine inanıyorum.¨


Saul Leiter

Takip eden fotoğrafçı nesiller kişisel yaklaşımdan büyük ölçüde etkilendi. Sokağı merkezi bir odak noktası olarak alan 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın fotoğrafçıları, Bruce Gilden, Martin Parr, Raghubir Singh, Mary Ellen MarkAlex Webb, Melanie Einzig, Gueorgui Pinkhassov… bunlardan bazılarıdır. 

Dijital Çağ

Dijital çağa kadar fotoğrafçılık, film sarf malzemesi ve makinelerin nispeten pahalı olması, sokak fotoğrafçılığının önünde bir engel olarak durmuş ve sokak fotoğrafçılığı bu bütçeye sahip fotoğrafçılar tarafından yürütülmüştür.

Dünyada Sokak Fotoğrafçılığının hızla gelişmesi ve popülerleşmesi; dijital devrim tarafından ucuz, yüksek kaliteli kameraların piyasaya çıkması ve görüntü paylaşım platformları ile uygulamalarının evrimi olmak üzere iki şekilde körüklendi. Sokak Fotoğrafçıları için artık maliyetler çok düşük, ki bu da herkesin kabul etmesi gereken iyi bir şey.

2000 senesinde, In-Public grubu (kolektifinin) başta Nick Turpin olmak üzere, David Gibson, Ludovic Fremaux tarafından kuruldu. Takip eden yıllarda pek çok kolektif kurulmuş ve bazıları uzun yıllardır hayatlarına devam ettirmişlerdir.

Benim bu yazıyı kaleme aldığım dönemde, In-Public, Nip Turpin tarafından sonlandırılmıştı.  Ancak gruptaki fotoğrafçılara https://in-public.com’dan hala ulaşmak mümkün.

Bazı Sokak Fotoğrafçılığı Kollektifleri

Observe Collective, Burn My Eye, Un-Posed, Vivo, The Street Collective, Eyegobananas, Italian Street Eyes Collective

Artık günümüzde dünya çapında Sokak Fotoğrafçılığı festivalleri yapılmakta, bu festivallerde, sokak fotoğrafçılığı üzerine, atölyeler, yarışmalar  düzenlenmektedir.

Bazı Sokak Fotoğrafçılığı Festivalleri

Miami Street Photo Festival, Italian Street Photo Festival, Street Photo San Francisco, London Street Photo Festival..

Şüphesiz teknolojinin gelişmesi, fotoğraf makinesinin taşınabilir boyutlara küçülerek, ASA-ISO değerlerinin yükselmesi, dijital devrimden kaynaklı, fotoğraf makinelerinin herkesin erişebilir bir noktaya gelmesi, dünyada sokak fotoğrafçılığı adına büyük popülerlik kazanması ve yaygınlaşmasında etkin olmuştur.

Sokak fotoğrafçılığı artık herkesin yapabileceği bir etkinlik halini almıştır. Bu durum fotoğraf adına büyük ve parlak bir devrim olurken, fotoğrafçı adına zor bir dünyanın kapılarını da aralamıştır. Artık, fotoğrafçının sokakta kendini ifade ederken, sıradanlıktan çıkıp, gerçekten farklılaşması, hatırı sayılır işler çıkarabilmesi oldukça zor ve fotoğrafçının sürekli üzerinde kafa yorması gereken bir konu halini almıştır.

Ama her halükarda, sokağa çıkıp günde 25bin adım atıp, eve dönüp geldiğinizde, kendinizi ifade eden ister iyi bir fotoğraf yakalansın ister yakalanmasın, güzel bir deneyim yaşadığınızın gerçeğidir sokak fotoğrafçılığı.

 

Kaynakça

  1. Bystander : Sokak Fotoğrafçılığının Tarihi- Colin Westerbeck-Yazar , Joel Meyerowitz (Fotoğraf seçici)
  2. https://www.britannica.com/art/street-photography
  3. http://erickimphotography.com/blog/
  4. Gazete Duvar- Sİnem Erenler
     

 

 

 

 

 


 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

]]>
(Haluk Safi) André Arbus Atget Bresson Cartier Diane Eugène Frank Friedlander Garry Henri Kertész Lee Leiter Robert Saul Winogrand https://www.haluksafi.com/blog/2019/5/sokak-fotografciligi-tarihi Sun, 12 May 2019 06:00:00 GMT
Sokak Fotoğrafçılığı Nedir? https://www.haluksafi.com/blog/2019/4/sokak-fotografciligi-nedir Sokak Fotoğrafçılığı Nedir?

Lise yıllarıma geldiğimde, müziğe ve gitara olan ilgim çok artmıştı. Günde en az bir kaç saatimi gitar öğrenmeye ve klasik, rock müzik dinlemeye ayırıyordum. Üniversite yıllarımda, müzik sevgim tutkuya dönüşmüş,  klasik müzik ile başladığım müzik yolculuğuma, rock ve flamenko ile devam etmiştim. Bir taraftan üniversiteye gidiyor, bir taraftan da harçlığımı çıkarabilmek adına, barlarda piyasa müziği yapıyordum. Aynı şarkıları defalarca her akşam çalmak beni benden alıyordu. Zamanla barlarda çaldığım müzik, insanları coşturuyor, ama beni tatmin etmiyordu.

Zaman içerisinde gitar benim bir parçam haline geldi. Artık istediğim her parçayı rahatça çalabiliyordum. Gün geçtikçe, Paco de Lucia, John McLaughlin, Al di Meola gibi sanatçıların yaptıkları müziğe gittikçe hayranlık duymaya başlamıştım. Onlar parçalarını notasız çalıyorlardı, bir tema üzerinden kendi doğaçlama-emprovize müziklerini üretiyorlardı. Bu şaşılacak derecede doğal ve güzeldi. 


Paco de Lucia

İlk başlarda onları taklit ederek doğaçlama-emprovize müzik çalmaya başlamıştım. Zaman içerisinde artık ben de belli seviyede kendi müziğimi çalma esnasında doğaçlama parçalar üretebiliyordum. Kendi aradığım müziği, yani beni coşturan müziği sonunda bulmuştum. Belli bir tema ile başlayan, sonrasında notaların o anda beynimden gelen halini üretmeyi seviyordum.

Üniversite yıllarında film rulosu alacak param olmadığı için, ara verdiğim fotoğraf dünyasına, dijital çağın başlaması ile tekrar girmeye karar verdim. Zamanla yapmış olduğum doğaçlama-emprovize müziğin bir benzerini, sokak fotoğrafını çekerken de yakalayabileceğimi anladım. 

Sokakta hayat önümüzden akıp gider. Her insan kendi öncelikleri doğrultusunda, bir noktadan diğer bir noktaya hareket eder. Fotoğrafa gönül veren herkes bilir ki aslında sokağın bu akışı, içerisinde fotoğraf adına çok iyi bir müzik barındırmaktadır. 

Ben buna sokağın akışındaki, notalar diyorum.

Biz sokak fotoğrafçıları kendi müziğimizi oluşturmanın peşinde koşarız. Bunun için geliştirdiğimiz metod, Bach, Motzart, Beethowen ya da bir besteci gibi öncesinde oluşturduğumuz ve kağıda döktüğümüz bir besteyi kullanmayız. 

İster besteyi öncesinde yapın, ister sokağın akışında kendi tarzınızda yakaladığınız notalarla yapın, biz fotoğrafçılar, hepimiz, aslında kendi müziğimizi üretmeye çalışıyoruz, öyle değil mi?

Biz sokak fotoğrafçıları, Paco de Lucia, Al di Meola ya da bir jazz sanatçısı John Coltrane, Charlie Parker gibi, emprovize-doğaçlama üretebildiğimiz müziğin peşindeyiz.

Sokağın içerisinde, notaların peşinde koşarken, yakaladığımız müzik bizi alıp götürmeye ve içerisinde kaybolmaya başladığımızda, işte o zaman bizi gerçekten yansıtanı bulmayı başlarız.

Sokak fotoğrafçılığı tanımından önce gelişimine baktığımızda, Eugene Atget (1857-1927), André Kertész( 1894-1985), Henri Cartier-Bresson (1908-2004) gibi büyük isimlerle başlayan sokak fotoğrafçılığı, Garry Winogrand (1924-1984) , Lee Friedlander (1934), William Klein (1928 ), Daido Moriyama (1938 ), Joel Meyerowitz (1938 ) gibi isimlerle devam etmiş, dijital fotoğraf makinelerinin piyasaya sürülmesi, internet devrimi, Flickr, Instagram, Facebook gibi sosyal ağ sitelerinin hayata geçmesi ile büyük kitlelere bu yaklaşımın ulaşması sağlanmış ve günümüzde en çok takipçisi olan fotoğraf türlerinden biri haline gelmiştir.  



Eugène Atget, 1910 (çekim tarihi), Terzi dükkanı Penceresi

Fotoğraf türlerinin arasında Sokak fotoğrafçılığının adının geç konulması, ayrı bir tartışma konusudur. Lakin şu durumun dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. 19.yüzyıldan itibaren üretilmeye başlanan sokak fotoğrafçılığında, çekilen fotoğrafların, belgesel, haber, çağdaş sanat fotoğrafı ya da moda fotoğrafçılığında olduğu gibi, gelir getiren ve doğal olarak eko-sisteme sahip bir tür olmayışına bağlıyorum. Ne zaman ki internet devrimi gerçekleşip (1990 yıllarının sonlarına doğru), internet sayesinde sokak fotoğrafçılığı büyük kitlelere ulaşabilmiş,  peşinden fotoğrafçıları sürüklemeye ve yarattığı kitlesel değerle, eko-sistem oluşturmaya başlamış ancak o zaman bu türün adı konulabilmiştir.

Yazımızın konusuna dönersek, internet sitelerine baktığımız zaman sokak fotoğrafçılığı nedir, ne değildir şeklinde pek çok tanıma rastlamak mümkün. Yıllar içerisinde yapmış olduğum detaylı araştırmalarım ve birikimlerim sonucunda, aşağıdaki tanımın, bizi doğruya götüreceğine inanıyorum.

Sokak fotoğrafçılığı, fotoğrafçının kendini ifade edebilmek amacıyla, kamuya açık alanlarda, insana ait olanı, estetik, mizah, muğlak, dokunaklı, büyüleyici, farklı olanı.., tercihen hayatın doğal akışında (fark edilmeden, doğal-samimi-candid (İng.)) çekmesidir. 

Sokak fotoğrafı doğal olanın peşindedir ve asla manipülasyona başvurmaz. Çünkü tüm uğraşısı ve motivasyonu doğal devinim içindeki sihirli an’ı, öngörmek ve doğru an’da deklanşöre basarak kendi anlatımına ulaşmaktır.

Doğal-habersiz (Candid) Sokak Fotoğrafçılığı

Sokağın doğal akışında, habersiz, müdahalesiz çekilen fotoğraflardır. Fotoğrafı değerli ve güçlü kılan en önemli unsur müdahalesiz ve kontrol edilmeyen  bir ortamda yapılmasıdır. Fotoğrafçı tam olarak konuya bir gözlemci olarak dahil olur, sokağın akışına hiç bir şekilde müdahil olmak ve fark edilmek istemez. 

Doğal-habersiz (candid) Sokak fotoğrafı Henri Cartier Bresson’un “o an” yaklaşımında felsefi boyut kazanmıştır. “hareket halindeki tüm öğeler  bir an gelir dengelenir, işte o denge halinin peşine düşmek ve hareketsiz kılmak”.

Doğal-samimi sokak fotoğrafçılığına örnek teşkil etmesi için, André Kertész ve ikonik fotoğrafçı Henri Cartier-Bresson fotoğraflarını tercih ettim. Henri Cartier-Bresson, André Kertész in sokak fotoğrafçılığında açmış olduğu yolda, güvenli adımlarla ilerleyerek, haber ve sokak fotoğrafçılığı alanında, ikonik yüzlerce fotoğrafa imza atmış Magnum ajansının kurucusudur.

HCB, Kertész'e olan saygısını şu iki sözle belirtmiştir. ¨Hepimiz Kertesz'e bir şeyler borçluyuz.¨, ¨Ne yaptıysak yapalım, ilk önce Kertész yaptı. ”


André Kertész, 1926


André Kertész, Meudon 1928

 

CIS:PH.608-1978
Henri Cartier-Bresson, Venedik, 1954
 


Henri Cartier-Bresson, 1961, Siphnos adası, Greece (Merdivenlerdeki kız)
 

Sokak Fotoğrafının Doğal-Samimi (candid) olması zorunlu mu?

Bu soruya yanıtım ¨hayır¨olacaktır. Ancak sokak fotoğrafçılığı tarihine baktığımızda, en iyi fotoğrafların sokağın akışında doğal çekilmiş fotoğraflar olduğunu fark edebiliriz. Evet, sokakta akışta-doğal olmadan, haberli, fotoğraf çekilebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, bu durum kimi zaman fotoğrafın değerini, sokak fotoğrafı izleyicisi gözünde düşürebilir. 


William Klein, Silahlı çocuk, 1954, (Haberli çekim)

William Klein’a ait ikonik fotoğraflarından birisi olan,  bu fotoğrafın, diğer karelerine baktığımız zaman (contact sheet’den) fotoğrafın haberli olduğunu anlıyoruz. Ancak, fotoğrafın haberli bir şekilde fotoğraflanmasına rağmen - bu bilgiye sahip olmayan izleyiciler, hala çekimde doğallık olduğu hissine kapılıyor. Aslında, bu durum da fotoğrafın izleyici gözünde değerini artırıyor. 

William Klein, Silahlı çocuk diğer kareleri-contact sheet , 1954


Diana Arbus, Central Park'ta oyuncak el bombası ile çocuk, 1962 (Haberli çekim)


Diana Arbus, Oyuncak El Bombalı Çocuk, Diğer Çekimleri-Contact Sheet

Aynı çocuğun diğer çekimlerine baktığımız zaman, çocuğun fotoğraflamadan haberdar olduğu, yayınlama konusunda ise Diana Arbus ‘un ilk kareyi tercih ettiğini görüyoruz.

Belge ya da Sosyal bir amaç Beklenmemektedir 

Sokak fotoğrafçılığı muhabir fotoğrafçılığı değildir. Sokak fotoğrafçısının için belirli bir konuyu belgeleme görevi yoktur.

Sokak fotoğrafının belgesel fotoğrafla bir kesişim kümesi bulunmasına karşın (Kimi zaman bulunduğu sokağa ait hikayeyi içinde barındırması), sokak fotoğrafçılığı muhabir ya da bir belgesel fotoğrafçılık değildir. Sokak fotoğrafçılığının temel amacı, fotoğrafçının kendisini ifade edebilmesi hedefine dayanır. Yani, sokak fotoğrafçısı çektiği fotoğraflarla, sokağı, diğer insanlardan nasıl farklı gördüğünün ve bunu nasıl ifade ettiğinin peşindedir. Sonuçta, sokak fotoğrafçılığının amacı sosyal bir konuyu işlemek değil, (dilerse kendini ifade edebileceği şekilde sosyal bir konuyu işleyebilir de), kendisini ifade edebilmesidir.  


Dougie Wallace, Harrodsburg serisinden, 2016

Harrods, Londra mağazasından alışveriş yapanların hikayesinin anlatıldığı, Harrodsburg serisine buradan ulaşabilirsiniz.
https://www.lensculture.com/articles/dougie-wallace-harrodsburg-up-close-with-the-super-rich#slideshow

Sokak Portreleri

Haberli ya da habersiz çekilen sokak portreleri, Bruce Gilden’in güçlü yaklaşımları sayesinde, tüm dünyada popülerliğini artırmış şekilde devam etmektedir.

Bruce Gilden, New York

Sokak Fotoğrafı Sadece Sokakta mı çekilir?

¨Sokak fotoğrafı¨ türe verilen bir isimdir. Türün ismindeki ¨sokak¨kelimesi bizi yanlış yönlendirmemeli. Sokak ile kastedilen şey, aslında kamuya açık alanlardır. 

Kamuya açık alanların tanımı, ülkeden ülkeye değişmekle beraber, temelde, sokaklar, AVM’ler, plajlar, toplu taşıma araçları hatta açık kırsal bölgelerde buna dahildir. 

Ancak, ev, ofis vb.. kişisel ortamları bu sınırın dışında tutmak doğru olacaktır. 

Martin Parr

Martin Parr’ın plaj fotoğrafları serisi, gerçekten incelemeye değer, çekildiği yılların üzerindeki bir vizyonla üretilmiş fotoğraflardır. Dikkatlice, fotoğrafları okumanızı tavsiye ederim.

Christophe Agou, New York Metrosu, 1998-2001

Çok erken yaşta kaybettiğimiz Christophe Agou’ye ait olan metro serisine buradan ulaşabilirsiniz.
https://in-public.com/photographers/christophe-agou/

Sokak Fotoğrafı İçinde Hayvan ya da İnsan Barındırmak zorunda mı?

Bazı fotoğraflar var ki, insana-beşeriyete ait ortamları bize öyle farklı bir açıdan gösterir ki, bu fotoğrafların sokak fotoğrafı olmadığını söylemek imkansızdır.
 
Evet, içerisinde insan ya da hayvan barındıran fotoğraflar, sokak manzarası ya da sokakta var olan nesne fotoğraflarına göre  güçlü olabilme ihtimali daha yüksek fotoğraflardır. Ancak, bazı fotoğraflar  vardır ki, fotoğrafçının kendini ifade edebilmek için, bir canlı varlığa ihtiyaç hissetmediği durumlardır. İşte sokakta var olan bu tür durumları da kaçırmamak gerekir diye düşünüyorum. 


Siegfried Hansen



Todd Gross


Eugène Atget, 1908

Unutmayalım, tarih boyunca oluşan en büyük eserler ve akımlar, kimi zaman pek çok tanımlamaya, akademisyene, topluma karşı çıkmaya cesaret etmiş sanatçılar tarafından oluşturulmuştur. Yukarıdaki tanımlamalardan, sınırlardan uzak kalıp, aklınızı ve fikirlerinizi serbest bırakıp, fotoğrafçılık üzerinde cesaretli  denemeler yapmanızı öneririm. Fotoğraf dünyasının, sınırları belli, kalıpları belli  fotoğrafçılara değil, özgür fikirli, yenilikçi fotoğrafçılara ihtiyacı var. 
 

Kaynakça

 

 


 

 

 

 

 

]]>
(Haluk Safi) candid çekim doğal fotoğrafçılığı habersiz Haluk manipülasyonsuz photography Safi sokak street https://www.haluksafi.com/blog/2019/4/sokak-fotografciligi-nedir Sun, 28 Apr 2019 09:38:20 GMT
Sokak Fotoğrafçılığında Etik https://www.haluksafi.com/blog/2019/4/sokak-fotografciliginda-etik Sokak Fotoğrafçılığında Etik

Sokak fotoğrafçılığının doğuşundan bu yana, sokaktaki sıradan insanların hayatlarını yakalamaya çalışan ve bu fotoğrafları kendi düşüncelerini ifade etme biçimi olarak sunmak isteyen fotoğrafçılarla, bu fotoğrafların çekilmesi sırasında kişilik haklarının ihlal edildiğini düşünerek itiraz eden kitle arasında daima bir çatışma yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir.

Sokak fotoğrafçılarının bakış açısından gizlilik, ifade özgürlüğünü engellememelidir. Hukuki açıdan bakıldığında ise, sokak fotoğrafçılığı, bir fotoğrafçının ifade özgürlüğünü, bir kişinin gizlilik hakkına karşı dengelemekle ilgilidir.

Bu durum bana, sokak fotoğrafçılığında etik yaklaşımın, kesinlikle irdelenmesi, üzerinde etraflıca düşünülmesi gerekli olan bir konu olduğunu düşündürdü.

Aşağıda okuyacağınız, Philip-Lorca diCorcia’ya ait olan bir projenin tetiklediği davayı, sokak fotoğrafçılığındaki etik yaklaşıma temel bir ışık tutması açısından çok faydalı buluyorum.

Amerikalı çağdaş sanat fotoğrafçısı, Philip-Lorca diCorcia’nın Heads (Kafalar) (1999-2001) serisini, çekerken, New York’da cadde üzerinde bir binanın inşasında kullanılan iskeleye monte ettiği paraflaşı, kamera ile kablosuz bağlayarak, karşıdan gelen yayaların  sadece baş bölgelerini çekmiş, ayrıca paraflaşı arka planı aydınlatamayacak derecede düşük miktarda güç vererek, fonların karanlık, yüzlerin aydınlık olarak çıkmasını sağlamıştır. Proje o denli başarılı olmuştur ki, McGill galeride fotoğrafları 10-20 bin Amerikan Dolarına alıcılar bulmuş ve projenin kitapları da basılarak satılmıştır.

Philip-Lorca diCorcia'dan "Head No. 13, 2000" deki kişi Erno Nussenzweig'dir. Fotoğrafı diCorcia’nın “Heads” başlıklı sergi kataloğunda gördüğünde fotoğrafçı ve galerisini dava etti. (Fotoğraf Pace / MacGill Gallery, New York izniyle)

https://cityroom.blogs.nytimes.com/2007/10/05/battle-over-heads-photo-goes-to-court/

 

Amerika ve İngiltere’de kamuya açık alanlarda kişilerin yüzlerinin belirgin olacak şekilde fotoğrafını çekmek ve yayınlamak serbesttir (Kaynakça 3). Ancak, kurum ve şahıslara ait olan özel yerlerde, özel mülkün sahibi tarafından karar verilen bir durumdur . (Uçaklar, müzeler, otobüsler vb..)

Aslına bakarsanız, günümüzde Amerika ve İngiltere’de olan, sokak fotoğrafçılığı serbestliğinin temel sebebi, devletin güvenliği sağlamak amacı ile kullanmış olduğu güvenlik kameralarıdır. Yani devlet, güvenliği sağlamak amacı ile, kendisine hak gördüğü, kamuya ait alanlarda, video ve fotoğraf kaydı yapabilme hakkını, bir hukuk devleti oldukları için doğal olarak topluma da vermişlerdir. Bu yazıyı yazdığım tarihte ABD’de toplam güvenlik kamerası adedi 30 milyon, İngiltere de ise 6 milyon adet civarındadır.

Bu ön bilgi ile, Philip-Lorca diCorcia’nın Heads (Kafalar) projesini yayınlamasından, 5 sene geçtikten sonra, fotoğraflarının bu şekilde yayınlandığını ve yüksek fiyatlarla satıldığını fark eden Erno Nussenzweig (Ortodox Yahudi-inançları doğrultusunda yüz fotoğrafının çekilmesini onaylamayan kişi), avukatı aracılığı ile Philip-Lorca diCorcia’ya 2006’da dava açmıştır. Avukatının iddiası “Birinin rızasını almadan fotoğrafını çekmenin yeterince kötü olduğunu iddia ediyoruz.” ayrıca “.. Fotoğrafı izin almaksızın, galerilerde sergilemek, satmak, kitaplarda basıp dağıtmak haksız ve çirkindir.”; şeklinde olmuştur.

Amerikalı yargıç tarafından; “sokakta çekilmiş ve binlerce dolara satılan bir fotoğrafın sanat olduğunu - ticaret olmadığını - ve dolayısıyla dinin (Ortodox Yahudiliğin) bu tür görüntüleri yasaklamasına rağmen, İlk Değişiklikle (First Amendment-Mahremiyet Hakkı Amerikan yasasına atıfta bulunuyor)  eserlerin korunduğunu.¨ tespit etmiş ve davayı düşürmüştür.

Dava sonrasında açılan temyiz mahkemesinde, talep edilen tazminatın da, zaman aşımına uğraması sebebiyle (1 yıl içerisinde duruma hukuk yoluyla itiraz edilmesi gerekiyormuş)  reddedildiği hükmüne varılmıştır.

Projenin diğer bazı fotoğraflarına buradan ulaşabilirsiniz.
https://www.juxtapoz.com/news/photography/philip-lorca-dicorcia-s-heads/

Amerika ve İngiltere’deki yasalar, kamuya ait alanlarda, sanatçının kendisini ifade etmek amacı ile çektiği fotoğraflara izin verirken, bu fotoğrafların, ticari amaçla, dergi, reklam vb.. ticari faaliyetlerde kullanılmasını yasaklamaktadır.

Yakın tarihimizde gerçekleşen bu dava, fotoğraf adına, Amerika’da görülen kritik davalardan birisi olduğuna şüphemiz olmasın. Çünkü bu tür davaların önemi, emsal teşkil etme özelliğini üzerinde barındırmasıdır.  Eğer Amerika’da “First Amendment-Mahremiyet Hakkı” yasasına uymayıp, hakim, bu davada, davacıyı haklı bularak (yargıtayda da onanmasını takiben) bir fotoğrafta, yüzlerin görünmesini, sanatçının kendisini ifade etme biçimi değildir, kişisel haklar çiğnenmiştir, şeklinde hükmetseydi, dava emsal teşkil edecek ve  kamu alanlarında çekilmiş ve çekilecek olan, yüzlerin yer aldığı tüm fotoğraflar, Amerika’da resmi internet sitelerinden kaldırılması ve fotoğrafların yer aldığı kitap satışlarının da durdurulması anlamına gelecekti.

Örneklendirmek gerekirse, Robert Frank, Garry Winogrand, Lee Friedlander, Diana Arbus, Bruce Gilden, Walker Evans, Bruce Davidson ve bu yönde insan yüzü barındıran fotoğrafları çeken fotoğrafçıların ya da gelecekte sanatçılar tarafından bu yönde üretilecek olan fotoğrafları da göremeyecektik.

Bu sebeple bazı kareleri hatırlatmakta fayda görüyorum; Robert Frank’ın eseri, 1958’de “Amerikalılar” adlı kitabında Amerikan toplumunu farklı bir biçimde çerçevelemiş, ırkçılığa da dem vurmuş  ve bu alanda tarihe geçmiş olan bir kitaptır.

Robert Frank, The Americans, Kapak Fotoğrafı
Otobüsün ön kısmında beyazların, arka kısmında zorunlu olarak siyahilerin olduğu fark ediliyor.

 

Garry Winogrand’ın bu fotoğraflarını da göremeyecektik.


Garry Winogrand, Los Angeles, 1980-83 (Women are beautiful serisinden)

Bu dava bize, kendisini ifade etmek için, sokak fotoğrafçılığını seçmiş olan bir fotoğrafçının, yasalar ve etik konusunda hatırı sayılır şekilde kafa yorması gerektiğini ve fotoğraf çekeceği bölgedeki yasal düzenlemelerin ve sosyokültürel hassasiyetlerin farkında olması gerektiğini göstermektedir.

Batı felsefe tarihinin en önemli ve etkileyici filozoflarından Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), ahlakı, felsefi açıdan tanımlamış ve bu konuda da eserler vermiştir. Onun şu sözüne bakalım.  “Anayasal bir ilke olarak bireyin özgürlüğü şu formül ile ifade edilebilir: Hiç kimse benim mutluluğumun kendi anlayışına göre olması konusunda beni zorlayamaz, herkes kendi mutluluğunu başkalarının özgürlüğünü sınırlamadığı ölçüde dilediği şekilde seçer.”

Peki sokak fotoğrafı çekerken hangi sesi dinlememiz gerekir; sadece yasaları mı? Benim buna yanıtım kesinlikle Immanuel Kant’ın ahlak yaklaşımı ile  “vicdan” dır. Kendi iç sesimiz şeklinde olacaktır.

Eğer bu iç sesi, bir manifesto haline dönüştürmek istersek, yanıtımız ne olmalıdır? Konu Sokak Fotoğrafçılığında etik ise, temeldeki manifestomuz da  “insana saygı” olmalıdır!

Sokakta fotoğraf çekmek için dışarı çıktığımızda, rastladığımız bazı durumlara aşağıda bu yönde yorumlar getirdim.

Dilenciler, evsizler

Bir insanın dilenci ya da evsiz durumuna düşmesi, gerçekten kişinin başına gelebilecek olası en kötü dibe vurma durumudur. Bu zorlu hayatta herkesin başına gelebilecek bir durumdur, anlayışla karşılanmalı ve bu konumdaki insanların yüzleri kadraja alınmamalıdır ya da alındıysa yakma-aydınlatma tekniği ile yüz tanınmaz hale getirilmelidir. Yüzleri tanınmayacak şekilde fonda yer alabilirler, ancak hiç bir zaman kadrajlarımızda bir özne durumunda olmamalıdırlar.


Haluk Safi, Marakeş, 2013, Iphone

Irk, din, mezhep

Bir insanın sahip olduğu, ırk, din, mezhep gibi farklılıkları vurgulayarak, onların yüzleri belirgin olacak şekilde fotoğrafını çekmek ve fotoğrafın bu farklılıklardan beslenmesini ummak, sokak fotoğrafı adına kabul edilebilir bir yaklaşım olmayacaktır. Eğer kapalı, çarşaflı, yahudi, caferi ya da zenci diye içinizden geçirip, kadrajı bu sebeple bir şahsa doğrultuyor ve fotoğrafını çekiyorsanız, size bundan vazgeçmenizi öneririm. Sokak fotoğrafı, insana saygı ve sevgi ile dolu olan bir fotoğraf türdür; ırk, din, mezhep gibi farklılıkları gözetmez. Bu şekildeki fotoğraflarda kabul görebilen yegane yaklaşım, bu kişilerin giydiği kıyafetlerin, bir fotoğraf dili olarak kullanılıp, fotoğrafın gücünü artırdığı yaklaşımlardır.

Haluk Safi, İstanbul, 2015

Engelli İnsanlar, Fiziksel Bozukluklar

Bu durumdaki insanların, kadraja dahil edilip, fotoğrafda yarattıkları ajitasyondan, nemalanmayı ummak, yine kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Eğer fotoğraf dili olarak, bu durumdaki insanların, bu alandaki güçlü duruşları, benzer durumdaki diğer insanlara güç verecek yaklaşımları içerisinde barındırıyorsa, ancak bu durumda geçerli bir fotoğraf olacaktır.

Konuya açıklık getirmek adına, halden anlayan (empati) şekilde yaklaşmakta büyük fayda var. Ciddi derecede fiziksel bir sorunu olan, eşiniz ya da çocuğunuz, benzer durumdayken, onun sadece bu durumunu gözler önüne serecek fotoğraflar çekiliyor ve bunlar sosyal medyada paylaşılıyor olsaydı ne hissederdiniz?

Seyyar Satıcılar

Ülkemizde işçi olup, memur olup akşamları ya da hafta sonları ikinci gelir kapısı olarak seyyar satıcılığı seçmiş binlerce insan mevcut. Bırakın onlar ailesine ekmeklerini götürsünler. Sen kadrajını onların yüzlerini belli edecek şekilde doğrulttuğun zaman, bunun çıktısı patronundan fırça yiyen hatta işsiz kalan bir işçi olabilir. Yaşamanın, geçinmenin çok zor olduğu bir ülkede, onlara hayatı daha dar etmenin hiçbir anlamı yok diye düşünüyorum.

Seyyar satıcıları kadrajınıza alıyorsanız, yüzlerinin belirgin olmamasına, dikkat edilmesi gerekir. Eğer  belirgin bir yüz varsa, yakma-aydınlatma tekniği ile yüzün görünümünün engellenmesi yine de sonuç elde edilemeyecekse, fotoğrafın yıllar içerisinde zaman aşımına uğrayıp yayınlanmasını öneririm.

Haluk Safi, İstanbul, 2015, Analog

Öpüşen çiftler

Son yıllarda ülkemiz hayli muhafazakar bir ülke halini aldı. Bu muhafazakarlığın içerisinde, yüzü belli olacak şekilde, 20 li yaşların altındaki öpüşen bir çiftin kadrajda yüzlerinin belirgin şekilde göstererek oluşturulmasını, o genç insanlar için oldukça riskli buluyorum. (Hatta ülkemizdeki kız çocuklarıniçin durumunu çok daha riskli görüyorum.) Geçen yıllar içerisinde ülkemizde gezmediğim bir kaç şehir kaldı. Ülkemin örf ve adetlerinin hayli farkındayım. Bir ailenin çocuğunun ilişkisini, bu şekilde, sosyal medyadan sizin çektiğiniz bir fotoğraf aracılığı ile öğrendiklerinde, ailenin çocuklarına nasıl bir travma yaşatabileceklerini ve çocuklarını nasıl bir kıskaca alabileceklerini tahmin dahi edemiyorum. Bir çocuğunun o yaşlarda geçirebileceği bu şekildeki bir travma, onun zihninde hayat boyu devam edecektir.  

“Ne var canım, zaten ne çekiyorsak bu muhafazakar düşünceden çekiyoruz” diyen sesleri duyar gibi oluyorum. Kalkınma, toplumlarda sistematik bir şekilde olur. Tarih, bugün kalkınmış ülkelerin topyekün devlet eliyle sistematik bir şekilde kalkındıklarını ya da toplumsal devrimler aracılığı ile gelenekleri yıktıklarını gösteriyor. Kısaca bu dönüşüm ülkemizde bizim çektiğimiz sokak fotoğraflarımızla olmayacaktır. Yani sokak fotoğrafında öpüşen bir çifti gösterdiğinde, bu ülkede devrim olmayacak, sadece bir çocuğunun hayatında muhtemel hatırı sayılır bir travma yaşanacak. Yıllar içerisinde çektiğim bu tarzda fotoğraflarım mevcut. Çekiyorum ancak, yayınlamıyorum. Hiçbir iyi fotoğraf, bir çocuktan daha değerli değildir. Zaman aşımına uğradığı zaman, belki yayınlamaya karar verebilirim.


Amerika,1922, plaj polisi tarafından plajdaki kadınların etek boyu ölçülüyor. Standarttan kısa olanlar plaj dışına alınıyor.

 


Haluk Safi, Ankara, 2019

Yasalar ve Sosyo Kültürel değerlerin Farkında olmak

Sanatçının ifade özgürlüğü, kişisel haklar ve sosyo kültürel değerler, toplumdan topluma, ülkeden ülkeye, hatta ülkesine göre eyaletten eyalete değişen yapıdadır. Yurt dışına yapılacak olan bir fotoğraf gezisi öncesinde bu bilgiyi, yarım saat internette araştırma yaparak genelde öğrenebiliyorsunuz.

Aşağıda bazı ülkelerin sokak fotoğrafçılığına göre yasal düzenlemeleri mevcut. Bağlantıları (Link) tıklayarak, bu bilgilere ulaşabilirsiniz.

Avustralya Kıtası: Avustralya, Yeni Zellanda, Kuzey Amerika: Kanada, Amerika, New York, Avrupa: Fransa, Lüksenburg, Norveç, İngiltere Asya: Japonya, Singapur

2013 senesinde bir arkadaşımla Fas-Marakeş ziyareti gerçekleştirmiştim. Sosyokültürel değerleri kontrol etmek bu anlamda hiç aklıma gelmemişti. Seyahat öncesi Fas’a ait diğer fotoğrafçıların çektiği fotoğrafları incelediğimde, genelde fotoğraflar, kişilerin yüzleri belli olmayacak şekilde ve uzaktan kadrajlanmışlardı. Bunun sebebini o zaman anlayamamış ve fotoğrafçıların, tarzı bu şekilde diye düşünmüştüm.

Marakeş’in sokaklarını gezmeye başladığımızda, durumun vehameti o zaman ortaya çıkmıştı. Fotoğrafı çekilen şahıslar ve hatta polis, bir kişinin fotoğrafının çekilmesini takiben, fark edildiysek, fotoğrafı sildiriyor hatta, dillerini bilmediğimiz için, stres seviyesi son derece tırmanıyordu. Yanıma aldığım Nikon D800 SLR makineyi hiç bir şekilde gizleyemiyor, karından çekim yaptığım zaman dahi, denklanşör sesini fark edip, fotoğraflarını sildiriyor ve çekmemize izin vermiyorlardı. Sonuç, tam anlamıyla bir hüsrandı. İlerleyen günlerde, İngilizce bilen bir esnaf ile yapmış olduğum sohbet sonrasında hassasiyetin sebebini anlamış oldum. Fas’lıların bazıları, fotoğrafla birlikte, ruhlarının fotoğrafa hapis olduklarına inanıyorlardı. Bu durum benim için çok iyi bir deneyim olmuştu. :-)

Haluk Safi, Marakeş, 2013

Çocukların Fotoğraflanması

Bu konu batı ülkelerinin aksine, ülkemizde nispeten daha serbest durumdadır. Ülkemizde ebeveynler boynumuzda asılı olan bir fotoğraf makinesi gördüklerinde, kendileri gelip ¨çocuğumun fotoğrafını çeker misin¨ diye talep etmektedirler. Ya da ebeveynler oynayan çocuklarının çevresindeyken, çocukların fotoğrafının çekilmesine izin vermekte ve bu durumu da gayet sevimli bulmaktadırlar. Çocuğunun fotoğrafının çekilmesini istemeyen bir ebeveyn saygı ile karşılanmalı ve kesinlikle ısrar edilmemelidir.

Batı bu konuda çok daha farklı bir durumda. Çocuk kaçırmaları ve pedofili fobisi, batı ülkelerini hayli sarmış ve bu anlamda çok hassas bir konuma getirmiş. Batı ülkelerine yapmış olduğum seyahatlerde, ebeveynler çocuklarının kesinlikle fotoğraflarının çekilmesini istememektedir. Batı ülkelerine yapılan  seyahatlerde, bu durumu göz önünde bulundurmanızı öneririm.

Haluk Safi, Ankara, 2019

Sokakta kendimizi ifade edebilmek, belki sanatı da yakalayabilmek adına fotoğraflar çekmeyi tercih ediyoruz. Çektiğimiz fotoğrafların hangisinin yayınlanıp yayınlanmayacağı konusunda seçim daima biz sokak fotoğrafçılarına ait. Yayınlayacağımız fotoğraf, bir insana maddi ya da manevi boyutta zarar verebilme riskini içinde barındırıyorsa, yayınlamadan önce bu durumu dikkatlice irdelememiz gerektiği kanısındayım..

Kant’ın bu harika sözüyle yazımı tamamlamak istiyorum; “İki şey var ki, ruhumu hep yeni, hep artan bir hayranlık ve müthiş bir saygıyla dolduruyor: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve vicdanımdaki ahlak yasası.”

Haluk Safi

www.haluksafi.com

https://www.instagram.com/haluksafi/

Blog:
https://www.haluksafi.com/blog

 

Kaynakça

  1. https://www.moma.org/learn/moma_learning/philip-lorca-dicorcia-head-10-2002/

  2. https://www.nytimes.com/2006/03/19/arts/design/the-theater-of-the-street-the-subject-of-the-photograph.html

  3. https://www.pdnonline.com/photography-business/legal/street-photography-and-the-law-what-you-need-to-know/

  4. Bystander : Sokak Fotoğrafçılığının Tarihi- Colin Westerbeck-Yazar , Joel Meyerowitz (Fotoğraf seçici)

 

 

 

 

]]>
(Haluk Safi) artisan bagger childeren çocuk değerler dilenci esnaf ethichs etik fotoğraf genç photographing satıcı seyyar sokak teen https://www.haluksafi.com/blog/2019/4/sokak-fotografciliginda-etik Tue, 23 Apr 2019 06:38:09 GMT
Sokak Fotoğrafçılığında Korkuyla Baş Etmek https://www.haluksafi.com/blog/2019/4/sokak-fotografciliginda-korkuyla-basetmek Sokak Fotoğrafçılığında Korkuyla Baş Etmek
 

Sokak fotoğrafçılığı geçmişime dönüp baktığımda, çektiğim fotoğraflar için değil, korkularımla yapmış olduğum mücadelede kaybedip çekemediğim kareler için üzülürüm.

Fotoğraf için sokağa çıkma zamanı geldiğinde içimi tatlı bir heyecan kaplıyor, bu bir sahne alma heyecanı. Geçmişte ise korku ve endişe kaplardı içimi. Sokağa çıkıp o ilk kareyi çektikten sonra bu endişe yavaş yavaş yok olmaya başlardı. Ne zaman öznemin beni fark etme olasılığı olduğunda, kalp atışlarım hızlanır, “ya beni fark ederse, fark edince ne yapacağım, ne diyeceğim? Ya bana atar yaparsa, küfür ederse, canım sıkılacak..çekmesem mi, bu kare de olmayıversin” diye düşünürdüm.  

Sokak fotoğrafçılığını tutku ile seviyorum. Bir çekim sonrasında, evime, sevdiğim bir işi yapmanın verdiği huzurla dönüyorum. Bu benim meditasyonum, kendimi ifade etme biçimim. Neden bu süreç korku dolu, endişe dolu olsun ki. Her sokak fotoğrafı etkinliğim, huzur ve mutluluk ile sona ermeli.

Bir hedefim var, sokağa çıktığım zaman sıfır tartışma ile çekim sürecini kapatabilmek. Bunu yıllardır başarabiliyorum, evet bunun bazı yolları da mevcut. Okuduğum kaynaklardan ya da zaman içerisinde edindiğim tecrübeler, çekim sonrası benim huzurlu bir şekilde evime dönmemi sağlıyor.

Edindiğim bu bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum;

Önce nelerden korktuğunuzu keşfedin:

  • Azarlanma korkusu

  • Makinenize ya da size darp korkusu

  • ¨Tuhaf¨, ¨garip¨ algılanma korkusu.

  • ..

Azarlanma Korkusu

Çocukluğumuzdan beri ya da öğrencilik yıllarından beri kolay kolay azarlanmamışızdır herhalde. Çocukluğumuzda nasıl azarlanmaktan korkuyorsak, şu anda da durum çok farklı değildir büyük ihtimalle. Temel endişemiz, sokakta fotoğrafını çektiğimiz ya da çekmeye çalıştığımız kişiler, bizleri fark edecek ve tepki verip modumuzu düşürerek çekim günümüzü mahvedecekler.

Sokakta fotoğraf çekme stilinize göre bu durum meydana gelebilecektir. Eğer Bruce Gilden ya da Martin Parr gibi, öznenize 2-3 m den az bir mesafeden fotoğraf çekecek kadar yaklaşıyorsanız, ya da ‘‘Fotoğrafınız yeterince iyi değilse, olaya yeterince yakın değilsiniz demektir’’ şeklindeki Robert Cappa ‘nın sözünü dinliyorsanız (kaldı ki ben de dinlemenizi tavsiye ederim.),  bu kaçınılmaz bir şekilde başınıza gelecektir. Mühim olan konu aslında bunun başınıza gelmesi değil, bu durumu nasıl yönettiğinizdir.

¨Ne çekiyorsun kardeşim, çekme, çekme..¨

Sokak fotoğrafçılığının, ana düsturlarından birisi, “görünmezlik” iksirini içmiş olmanız gerekir. Bütün önlemleri alsanız da, kimi zaman doğru kadrajı-kadrajları yakalayabilmek adına, kaçınılmaz şekilde, fark edileceksiniz. Bu aşamadan sonra sıra sizinle konuşmaya başlayan kişiyle, doğru bir biçimde iletişime geçerek, durumu yönetme zamanı gelmiştir..

Eğer fotoğrafını çektiğiniz kişi, yanınıza gelmiş ve söylenmeye başlamışsa, kendinizden emin bir şekilde (sakın ezilip büzülmeyin) ve gülümseyerek, şu argümanlar sıralanabilir.

  • ¨Ben bir fotoğraf sanatçısıyım, bu güzel şehri fotoğraflıyorum. Merak etmeyin, ne polisim ne de gazeteciyim.¨ Bu argüman sizin gerçekten iyi niyetinizi karşı tarafa belirtecek ve karşı tarafı sakinleştirmeye genelde yetecektir. Bu argümanı kullanıyorum ve çok iyi çalıştığını söyleyebilirim. Karşı taraf yatışmaya başlarken, argümanınızı destekleyici sohbetinize devam edebilirsiniz.

  • ¨Sergiye ya da  yarışmalara katılacağım, şehrimizin fotoğraflarını çekiyorum, merak etmeyin, polis ya da gazeteci değilim.¨

Bu söylemlerinize rağmen, karşı taraf, fotoğrafınızı silmenizi istiyorsa; Eğer Türkiye deyseniz, inatlaşmayın, asla ama asla tartışmayın!! Fotoğraflarınızı makinenizin ekranından göstererek mülayim bir şekilde kesinlikle silin, surat asmayın, gülümseyin.. Nasıl olsa yenisini çekersiniz, sokaklar bizim.

Çünkü ülkemizde konu hukuk yoluna taşınırsa, hukuk alanındaki uygulamalar, sizin sanatçı olmanızla, kendinizi ifade etme biçimi olarak fotoğrafı seçmenizle ilgilenmeyecek, bu alanda daha çok şikayetçi kişinin talebini yerine getirme yoluna gidecektir.

Eğer yurt dışındaysanız, bulunduğunuz ülkedeki yasalarını okuyun. Örneğin Amerika da, kamuya ait olan alanlarda, sanat adına fotoğraf çekebilmeniz, yasalarla korunmuştur.

Darp Korkusu

Malum ülkemiz zorbalığın olduğu ve görüldüğü bir ülke. Gazete sayfalarının 3. sayfaları pek çok zorbalık haberleri içermekte. Bu durum da doğal olarak insanı tedirgin etmeye yetiyor. Merak etmeyin, fotoğraf çekiyorsunuz diye kimse size darp etmeyecektir. Yukarıdaki argümanları sıraladığınız zaman %98-99 oranında konu sulh ile çözülecektir. Darpa uğramanızın tek yöntemi, konuyu karşı tarafı sinirlendirecek şekilde tırmandırmaktan, dikleşmekten geçmektedir. Asla sinirlendirmeyin, kendinize güvenin ama mülayim olun. Yegane amacımız var, Sokağın güzel sahnesinden, mutlulukla ayrılmak, huzurlu bir şekilde, çektiğimiz iyi fotoğraflarla evimize dönmek.

Alçak gönüllü, mülayim, güler yüzlü sözler, krizleri yönetmenizi sağlayacaktır. Unutmayalım, hedefimiz, sıfır tartışma ile evimize dönmek.

Tuhaf, garip karşılanma korkusu

Herhalde içimizdeki tuhaf, garip algılanmaya yönelik duygular bu fotoğraf serisinden daha güzel anlatılamazdı. Tuhaf olma garip olma duygusu, hepimizin endişe duyduğu bir korkudur. Başkalarından farklı olma duygusu, reddedilme duygusu. Ancak bu hayat bize ait ve bizler kendimizi sokakta yakaladığımız karelerle ifade etme niyetindeyiz.  Bizler başkalarının yüzlerinin peşinde değiliz, bizler sokakta, sokak fotoğrafçılığı adına en iyi enstantanelerin peşindeyiz. O enstantaneler bizim sokakta yakaladığımız müziğimizdir, şiirimizdir.

Biz başkaları bizim hakkımızda ne der diye endişe duydukça, bu endişe, tutku ile arzuladığımız fotoğrafları çekmekten bizi alı koyacaktır. Sokak fotoğrafı, biz sokak fotoğrafçıları için doğal olarak kendimizi ifade edebilmemizin en güzel yöntemi. Başkaları ne der diye yaşamaktan vaz geçip, kendi tutkularımızın peşinde koşmalıyız.

Neden İzin İstemiyorum

Sokak fotoğrafçılığının kırmızı çizgilerinden birisidir fotoğraflarda kurgunun yer almaması. Fotoğraflarınızda kurgu arttıkça, haberli çekimlere doğru yöneldikçe, fotoğrafınızın değeri sokak fotoğrafçılığı adına düşecek, fotoğrafınız sokak fotoğrafçılığından çıkıp, başka türlerde gezinmeye başlayacaktır. Elbette seçim sizin, bu durumda fotoğrafınız ya belgesel fotoğrafa ya sokakta üretilmiş çağdaş sanat fotoğrafına ya da bir gezi fotoğrafına dönüşecektir.

Sokak fotoğrafçılığında koştuğumuz hedeflerden birisi, kurgudan arınmış şekilde habersiz fotoğraflar üretebilmektedir. Bu bir doğaçlama müzik üretimidir, sokağın akışının yakalanmasıdır. Haberli çekim, bir jazz ya da emprovize müzik üreten bir müzisyene, al bu notaları çal demek gibi bir şeydir.

Oysa biz sokak fotoğrafçılığında doğaçlama müzik üretiriz, sokağın akışınındaki notaları, ölçekleri yakalarız ve biriktiririz. İşte bu notalar-ölçekler bizim emprovize müziğimizi oluşturur.

Haluk Safi, İstanbul, 2017

İzin almak, sadece fotoğraftaki doğallığı bozacak, sokak fotoğrafçılığının büyüsünü ortadan kaldıracaktır.

Göz göze gelmeyin

Fotoğrafını çekeceğiniz öznenizle çekim öncesinde göz göze gelmeyin. Başka bir şeylere bakıyormuş gibi yapın..
Çekim öncesi göz göze gelmek, hem çekimin haberli olmasına sebep olacak (fotoğrafın değerini düşürecek) hem de fotoğrafını çekmeden önce, kişinin ilgili aksiyon almasına sebep olacaktır.

Olası yegane göz göze geldiğiniz durum, öznenizin kameranıza baktığı, ¨an¨ fotoğrafı olmalıdır.

Haluk Safi, Paris, 2015
 

Görünmez Olun

Doğal fotoğraf çekebilmenin temel prensiplerinden birisi ortamda görünmez olabilmekten geçmektedir. Çekim öncesi, renkli, göze batan kıyafetlerden kaçının. Renkli kıyafetler ve gösterişli saçlar sokakta çevrenize, ¨ben buradayım, bana bakın¨ şeklinde mesaj verecektir. Bu sebeple, soluk ya da koyu renkli kıyafetler tercih edin, gösterişli saçınız varsa, saçlar bir kasket ya da benzer bir bere ile kapatmakta ya da toplamakta fayda görüyorum.

Haluk Safi, Urfa, 2015
 

Ancak asla hırpani ve yıpranmış kıyafetler giymeyin. Unutmayın, içine girdiğiniz ortam sizi ilk defa görüyor ve ilk izlenim çok önemlidir. Sizin pejmürde bir fotoğrafçı olarak algılanmanızı engelleyin.

Küçük, Siyah renkte makine kullanın

Evet, metalik renkli makineler özellikle retro stil olduğu zaman al benisi çok yüksek oluyor. Al benisi yüksek olan bir makine, sokakta diğer insanlar tarafından da fark edilecek ve sizin fotoğrafçı olduğunuzu tahmin edeceklerdir. Bu sebeple makine rengi seçerken, göze batmayan, komple siyah fotoğraf makineleri tercih etmenizi öneririm.

Günümüz aynasız makine ebatları, son derece küçük ebatlara inmiş ve DSLR odaklama hızıyla tam olarak baş edebilen hale gelmiştir. Bu sebeple, DSLR yerine aynasız makine tercih etmenizi öneririm. Bu sizin çok daha zor fark edilmenizi sağlayacaktır.

Bükülebilir LCD Ekran

Başınız önde çekim yaparken, çevrenizdeki insanların sizi ne kadar zor fark edebildiklerini anlayınca şaşıracaksınız. Karından, bükülebilir bir LCD ekrandan fotoğraf çekmeye başladığınızda, bu metodun gücü karşısında gerçekten memnun kalacaksınız. Son derece kalabalık ortamlara girip, istediğiniz kareleri alıp, ortamdan çıkabileceksiniz. Bu teknolojiden faydalanacak şekilde, fotoğraf makine seçimi yapmanızı tavsiye ediyorum.

Başka Bir Şeyler Çekim Yapıyormuş Gibi Yapın

Ortamda her halükarda fark edilme riskiniz varsa turist olun. Bir turist gibi giyinin. Bu durum size olan hoş görüyü çok büyük oranda artıracaktır. Bir turist her şeyin fotoğrafını çeker ve çekimin ilerleyen dakikalarında sizi görmezden gelirler. Bu size, çekimlerinizde büyük bir avantaj getirecektir.

Korkuyla Baş Etme Egzersizi Yapın

Sokaklarda kendi çekim özgürlüğünüzü elde etmek için, doğal olarak ilave egzersizler yapmanızı öneriyorum. Bu içinizde beslenen tereddütleri-korkuları yenmenizde yardımcı olacaktır.

Cesaret artırma egzersizi..  

Turistik bir mekan seçin. Turistik mekanlar herkesin fotoğraf çektiği, ne çekiyorsun kardeşim demediği ortamlardır. Tipolojisi karizmatik olan, bir turistin fotoğrafını çekmeden önce,  öznenizin doğrudan gözlerinin içine bakın ve fotoğrafını çekin. Size neden fotoğraf çektiğinizi sorarsa, kendinize güvenerek, gülümseyerek. “yüzünüz çok karizmatik ve bu yüzü çekmek istedim” şeklinde ifade edin. Bunu turistik noktalarda tekrar edin, hiçbir şey sormazlarsa, gülümseyip yolunuza devam edin. Bu egzersiz, tanımadığınız insanlarla olan iletişimizin güçlenmesinde büyük fayda sağlayacaktır.

İnsanların seyrek bulunduğu ortamlara gidin!:

Kalabalıklarda, kaybolma çok kolaydır. Bilmediğiniz, sakin sokaklarda fotoğraf çekmeye çalışın. Bu tür sokaklarda, fotoğraf çektikçe cesaretiniz artacaktır. Zaman içerisinde sokaklarda, çok daha kendinize güvenerek dolaşmanızı sağlayacaktır.

Sakin bir sokakta Bruce Gilden gibi fotoğraf çekin -  İyi mi? :-)

Sonra gülümseyin ve durumu yukarıdaki argümanlarla yönetin. Sonucunda, fotoğrafı silmeden gülerek ortamdan ayrılmayı başarıyorsanız, artık sokakta sizi kimse durduramayacaktır. Artık her türlü durumu yönetebilecek beceriye sahipsiniz.

Kendine güvenen, güler yüzle konuşan, mülayim bir yaklaşım. Yegane hedefimiz var, çekimlerimizden sıfır tartışma ile, sıfır fotoğraf kaybı ile güzel evimize dönebilmek ve çekmiş olduğumuz fotoğraflarımızdan en iyilerini seçebilmek.

Haluk Safi

www.haluksafi.com

https://www.instagram.com/haluksafi/

Blog:
https://www.haluksafi.com/blog

 

 

]]>
(Haluk Safi) baş endişe etme korku korkuyu tereddüt yenme https://www.haluksafi.com/blog/2019/4/sokak-fotografciliginda-korkuyla-basetmek Sat, 20 Apr 2019 10:24:23 GMT
Esinlenmek mi Kopyalamak mı? Çizginin Doğru Tarafında Durabilmek! https://www.haluksafi.com/blog/2018/1/esinlenmek-mi-kopyalamak-mi-cizginin-dogru-tarafinda-durabilmek Roma bir günde inşa edilmedi. Beşeriyet zaman içerisinde birikimler üzerinde yükseldi. Bilim adamlarının açıklamalarına göre, taş devrinde yaşayan bir insanın sahip olduğu beyin yapısı, bizim beynimizle kapasite olarak aynıydı. Öyle ki, taş devrine ait bir çocuk günümüze gelebilseydi, ana okulundan başlayarak, pekâlâ üniversiteden mezun olabilirdi. Oysa o dönemlerde mağaraların duvarlarına yapılan eserlere baktığımız da bir Rambrant’ı ya da bir Picasso’yu göremeyiz.

Beşeriyet gibi,  sanat da benzer bir gelişim süreci geçirmiş, eserler birbirlerinden esinlenerek inşa edilmiştir. Onları birbirlerinden farklı kılan, sanatçının sahip olduğu birikimleri, yeni özgün fikirlerle bezenmiş olarak eserlerinde ortaya koymasıyla gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir. 

İnsanlar çevrelerinde gördükleri her türlü görüntüden, işittikleri sözlerden, okudukları yazılardan, reklamlardan, özetle her türlü sözel ve görselden etkilenirler. Bu etkiler her insanda farklı birikimler oluşturur.  İnsanlar, üretmeye veya faaliyetlerine ilk olarak var olanı kopyalamakla başlar, sonra tekrar tekrar kopyalar. Bu tekrarların sonunda, her insanın kendi yaşamı ve şeyleri algılaması doğrultusunda üretimi ya da faaliyetleri giderek diğerlerinden farklılaşmaya başlar. Aslında bu yaklaşımı Yohji Ymamoto da şu şekilde ifade etmiştir. ‘Sevdiğini kopyalamakla başla. Kopyala, kopyala, kopyala. Kopyalamanın sonunda kendini bulacaksın’. Kopyalamanın ilk başında ürettiğiniz ürünler birer taklitten ibaret olacaktır. Kopyaladığınızdan daha kötü birer taklit. Bunda doğal olarak şaşılacak bir şey yoktur.

Aslına bakarsanız tarihte insanoğlu her şeyi doğadan kopyalayarak başlamış ve bu kopyaları zaman içerisinde geliştirmiştir.

Esinlenme
Erken Yunan mitolojisinde, Yunan sanatçılar; sanatsal ilhamın yukarıdan geldiğine ve fikirlerinin doğrudan Apollon ve Dionysos gibi Tanrılardan alındığına inanılırdı. Esinlenme, insanın doğal bir davranış halidir. İlk başlarda sanatçılar, çevresindeki doğadan esinlenirken, yıllar geçtikçe, çevrelerindeki pek çok şeyden esinlenmeye başlamışlar. Öyle ki; duydukları bir müzikten, okudukları bir şiirden, hikayeden, inançlardan, yürüdükleri yollardan, beğendikleri ve takdir ettikleri diğer sanat eserlerinden, hatta rüzgardan, yağmurdan, anda algıladıkları veya hissettikleri her şeyden...

Kelime anlamıyla esinlenmek;
- Bir şeyden  ilham  almak,  içine doğmak,  mülhem  olmak(TDK).
- Esinlenme  eylemini, daha önceden vücuda getirilmiş bir eserden istifade suretiyle, yeni bir eser meydana  getirmek; fakat oluşturulan  eserin, asıl eserden müstakil  olması  şeklinde  tarif etmek  mümkündür(Sengel,  2008.  s: 128).

Esinlenmenin kalitesini ve nereden doğduğunu keşfetmek için yapılan pek çok araştırma sonucunda görülmüştür ki; sanatçının başarısı; ilgilendiği konu hakkında, esinlenme öncesi araştırmalarının derinliğine ve nitelikli adedine bağlıdır. Kısacası ilham perisi, oturup beklemekle değil, peşine düştüğümüzde gelir. 

Çevremizde ilham alabileceğimiz o denli çok şey var ki? Bazı sanatçılar, ilhamını diğer sanatçılardan alırken, bazıları ilhamını doğrudan deneyimlerinden alır.

Farklı şeyler, her insanda farklı esinlere neden olur. Bu nedenle, diğer sanatçıların ilham kaynaklarına bakmak yerine, bize gerçekten ilham veren şeylere yönelmemiz uygun olacaktır.
 

Esinlenmenin şekil alması, asıl eserden farklı olma...
Yaratıcılık genlere mi bağlıdır, yoksa eğitimle ileri seviyelerde yaratıcılık yetkinliğine sahip olmak mümkün müdür? 

Bu yazının amacını aşması nedeniyle bu çok önemli temel tartışma konusuna, girmeyeceğim. Lakin James Webb Young tarafından kaleme alınan 'Yeni bir fikir oluşturmak için, teknikler! (A Technique for Producing İdeas) adlı kitabından bazı kesitleri vermekle yetineceğim. Kitapta temel olarak aşağıdaki metottan bahsedilmektedir.

1-Hedefinizi çizin; Üzerinde çalışmak istediğiniz konuyu belirleyin, örneğin, İstanbul Kahvehaneleri. Sınırların belirlenmesi çok kritik bir aşamadır, bu metottan fayda sağlanması temelde, sınırların doğru çizilmesiyle mümkündür. Sınırlar olması gerektiğinden geniş ya da fazlasıyla dar olabilir.

2-Kaynakların Belirlenmesi: Sınırlar çizildikten sonra, bu sınırlarla ilgili olarak her türlü kaynaktan faydalanılmalıdır. Okuyun, insanlarla konuşun, dinleyin, bakın, gezin...

Her şeyden önce konfor alanınızın dışına çıkın. Sınırlarını belirlediğiniz konu üzerinde farklı bakış açılarını harekete geçirmek üzere, farklı şekillerde konuyu ele alın. 

Belirlediğiniz konuyla ilgili kitaplar, blog’lar okuyun,

Sergileri gezin, sınırlarınız içerisindeyse, hedef kitlenizi gözlemleyin, hatta içerisinde yer alın, ilgili müziklerini dinleyin, şiirlerini okuyun, geleneksel sanatları inceleyin, notlar alın.

3-Öğrendiklerinin tam olarak sindirilmesi;
-    Toplanan malzemeleri organize edin,
-    Materyaller üzerinde detaylı şekilde çalışın,
-    Onları hikayeyi anlatan bir şekle getirin,
-    Bütün bunları bir araya getirin ve
-    Düşünme haritası oluşturun.

4-Araştırmayı Bırak
     Artık, topladığınız materyaller birikmiş, bunlar sindirilmiş ve düşüncelerinizin oturma ve yoğrulma dönemine geçilmiştir. Bu aşamada çalışmayı bırakmanız tavsiye edilmektedir. Bu dönemde işlerin nadasa bırakılıp, bilinç altının çalışması sağlanmalıdır. Fikirlerin bilinç altından ne zaman geleceği belli olmadığı için, yanınızda daima bir defter bulundurulması tavsiye edilmektedir.

Bütün bunlardan sonra oluşan fikrin yetersiz kalması, genelde sınırların amaca uygun çizilmemesinden kaynaklandığını değerlendirilmektedir. Öyle ki; çok dar ya da çok geniş. Bu aşamada, sınırlar kısmına dönmekte fayda vardır.

Bu metod size yeni fikirler verecektir. Önemli olan, bu fikirleri hayata nasıl geçireceğinizdir. 

Yaratıcılığın Temel Elementleri
 “İyi fikirler nereden çıkagelir?” isimli TED konferansları çerçevesinde yaptığı konuşmada, popüler bilim araştırmacısı Steven Johnson (2010) konu ile ilgili görüşlerini şöyle dile getirir:
 
“İlham verici anları tarif etmek için kullandığımız zengin bir kelime dağarcığımız var. Beynimizde bir an şimşek çakması, ilham gelirken donup kalmak gibi deyişlerimiz var; ‘Evraka!’ anlarımız, hatta beynimizde yanan ampuller… tüm bu kavramlar, her ne kadar gösterişli söylemler olsalar da tek bir basit yargıyı paylaşıyorlar, bu da, bir fikrin, genellikle muhteşem ve aydınlatıcı bir anda ortaya çıkan bir kavram olduğudur… Özellikle başlangıçta yeni bir fikir aslında temele inerseniz bir şebekedir. Yani, beynimiz içinde şunlar oluyor. Bir fikir, yeni bir fikir, beynimizin içinde birbirileriyle senkronize ateşlenen yeni bir sinir ağıdır. Daha önce ortaya çıkmamış yeni bir dizilimdir.” 

Kirby Ferguson tarafından kaleme alınan ve ‘Her şey tekrar karıştırmakla oluşur’ adlı,  yaratıcılığın birleşimci olduğuna dair derin inancı benimseyen, örnekleme ve işbirliğine dayalı, yaratımın tarihi ve kültürel önemi üzerine dört bölümlük iddialı bir belgesel yayınlanmıştır.

Yaratım, var olan eserleri ya da çalışmaları, sahip olunan birikimle birleştirerek yeni bir eser ortaya koymaktır. 

Isac Newton'un şu sözü de bu teoriyi destekler niteliktedir. 'Eğer daha ileriyi görebiliyorsam, bunun sebebi geçmişte var olan devlerin (üstatların) omuzlarında durmamdandır. 

Yukarıda esinlenmenin maddelerini saydığımız ve farkında olduğumuz üzere, insan  okuduğu, gördüğü, gezdiği, tattığı, dokunduğu her şeyin bir birleşimi olarak, bilinç altında bu deneyimler pişirilerek, bilincimize sunulurlar. Bu sebeple, bilincimiz bu yeni esinlenmelerin, tam olarak  nereden nasıl geldiğinin farkına varamaz. 

En dramatik en özgün sonuçlar, fikirler birleştirildiğinde olabilir. Fikirleri bir araya getirerek, tarihin en büyük atılımlarından bazılarını ortaya çıkaran yaratıcı sıçrayışlar yapılabilmiştir.

Bir fikir, yeni bir fikir, beynimizin içinde birbirileriyle senkronize ateşlenen yeni bir sinir ağıdır. Daha önce ortaya çıkmamış yeni bir dizilimdir.

Kopyalamanın son derece hoş karşılanıp, desteklendiği dönem şüphesiz öğrenme dönemleridir. Öğrenme esnasında, geçmişteki ustaların eserleri öğrenci tarafından taklit edilir ve eğitim uzun bir süre bu yönde ilerlerdi.
- Bir müzik öğrencisi, eserleri çalarken, başka müzisyenlerin kullandığı yorumları taklit edecektir.
- Bir resim öğrencisi, bir usta ressam tarafından yapılmış bir eserin taklidini yaparken, fırça darbelerini ve tarzını deneyimleyecek veya bir manzaraya bakarak, doğanın fırçasını taklit etmeye çalışacaktır. 

Bu durum öğrenciye, bir eser ortaya çıkarılırken, nasıl mekanik bir süreçten geçtiğini algılamasını sağlayarak, gelecekte kendi eserlerini ortaya koyarken, içselleştirdiği bu bilgiyi  ilerde nasıl birleştireceği ve kendi eserlerini ortaya çıkarırken nerelerden faydalanması gerektiği konusunda birikim sağlayacaktır.

Hepimizin kabul edeceği gibi, öğrenirken kopyalama hoş görülmekle birlikte, iş ticari hayata geldiğinde, kopyalamanın kabul görmediği, fikri hakların yasalarla korunduğu bölgeye geçilmektedir. Esinlenme ve kopyalamanın o ince çizgisinde ne tarafta kalınacağı da, kişinin ahlakı yaklaşımına kalmıştır.

Pek çok iyi sanatçı, beğendikleri eserleri, kendi birikimleri ve düşünceleriyle tekrar yorumlayarak tekrar hayata getirirler. Amaç kopyalamak değil, edindiği fikri, kendi içselleştirdiği bilgi birikimi ile farklı bir şekilde, yine kendisine ait bir eseri ortaya çıkarmaktır. 

Başka eserlerde gördüğünüz fikirleri, anlayabilmek için, onların  bir araya nasıl  getirdiklerini ve neden belli bir şekilde sunulduklarını anlamanız gerekir. Öncelikle bu fikirleri içselleştirmeniz gerekir; böylece kendi fikirlerinizle yeni bir formda başka sanatçılarının fikirlerini karıştırır ve bu sayede yeni biricik fikirlere sahip olabilirsiniz.

İşte iyi bir sanatçıyı, diğerinden farklı kılan da; çizginin daima doğru tarafında kalıp başarabilmesi ve kendine ait tarzda eserler ortaya koyabilmesidir. 

Vincent Van Gogh sıklıkla kendisini bir zincirdeki bir bağlantı olarak nitelendirirmiş. Çalışmalarını, kendisinden önce gelenlerin eseri üzerine inşa ederek ve kendisinden sonra geleceklerin üzerine bir şeyler inşa edebilecekleri eserler ortaya koymak isteğini ifade edermiş. 

Özünde, geçmiş ustalardan aldıklarını içselleştirdi, kendi başına yeni bir şey haline getirdi ve bu süreci devam ettirmeleri için gelecekteki başka sanatçılara bıraktı.

“Olgunlaşmamış şairler taklit eder; olgunlaşmış şairler çalar; kötü şairler aldıklarını tahrif eder, iyi şairler aldıklarını daha iyi, en azından daha farklı bir şeye dönüştürürler…” (T. S. Eliot, The Sacred Wood)

Bu sebeple, bu aşamada, Telif Hakkı, Adil Kullanım ve İntihal konularına burada kısaca değinmekte fayda görüyorum. 

Telif Hakkı
Telif hakkı yasası karmaşıktır, ancak birkaç temel fikir edinmek yardımcı olabilir.

Telif hakkı yasası tarihine baktığımızda, yasanın zamanla değiştiğini ve genişlediğini görürüz. Ancak yine de aynı temel hedefe sahip: sanatçının haklarını korumak. Telif hakkı yasası, bir sanatçının eserinin kopyalanmasını yasaklayarak bunu gerçekleştirir. Telif hakkı ihlali, eser sahibinin izni olmadığı halde eserin kullanılması durumunda ortaya çıkar(Eser sahibi belirli fotoğraflar, müzik eserleri, yazılımlar vb..). 

Bununla birlikte, adil kullanım(fair use) için büyük bir istisna vardır.

Adil Kullanım-Yeniden Yorumlamaya Açılan Hukuk Anahtarı
Adil kullanım, okulların ve benzer  kuruluşların, telif hakkıyla korunan materyali eğitim amaçlı kullanmalarına izin veren telif hakkı yasasının önemli bir parçasıdır. Öğrencilerin internetten kopyalar oluşturarak yeni eserler oluştururken telif hakkı yasalarını ihlal ettiklerinden endişeleniyorsanız, çok fazla endişelenmeyin, çünkü adil kullanım başlığı altında korunmaktadırlar. :-)

Adil kullanım ayrıca, eserlerin ve imajların yeniden yorumlanması amacıyla, sanatçıların yeni anlam yaratmada anahtar bir yol olduğunu kabul etmekte ve buna izin vermektedir. Ödünç alma ve geliştirmenin sanat tarihinde  uzun bir geçmişi vardır, öyle ki Dada ve Pop Art gibi akımlar; sanatın ve popüler kültürün anlamına yönelik bildiklerimize önemli eleştiriler getirmektedir.. 

Dijital dünyanın hayata geçmesiyle, eserlerin görüntülerine kolay erişme olanağına sahip olduğumuz için, adil kullanım bugün daha da yaygın olarak kullanılmaktadır. Üniversite Sanatları Derneği, sanatçılar için aşağıdaki tavsiyeleri içeren 2014 yılındaki adil kullanım kılavuzlarını yayımlamıştır:

Yukarıda yaratıcılığın Temel Elementleri başlığında belirtildiği gibi;
- Başkalarının eserlerini kullanmak ", mutlaka varolan kültürü temel alan yeni kültür inşasının bir parçasıdır."
- Telif hakları korunan eserlerin, tekrar yorumlanması Adil Kullanım ile korunmaktadır. Ortaya çıkan yeni eser, 'Yeni bir anlam yarattığında' eseri yeniden yorumlayan sanatçı, adil kullanım ile korunmaktadır. 
- Eserleri tekrar yorumlayan sanatçılar, neden başkalarına ait eserleri yeniden yorumladıklarını açıklayabilmeli ve yeterince geçerli sebebi bulunmadığı sürece, tekrar yorumladığı eserin sahibine atıfta bulunmalıdır.

İntihal(Plagiarism) ve Yaratıcılığa Olan Olumsuz  Etkileri

Başkalarının  yazılarından  bölümler, dizeler  alıp  kendininmiş  gibi göstermek veya  başkalarının  konularını benimseyip  değişik  bir  biçimde  anlatma, intihal(TDK, 2007).

"Alıntı ifadeler  ve  fikirler  için  kaynak  göstermemek. Ödünç alınan  ifadeleri  tırnak  içinde yazmamak,  kaynak  göstermemek." Wikipedia

'Başkalarının fikir, yazı ve çalışmalarını çalarak, aldığı kişilere gerekli atıfı yapmadan, kendisinin gibi göstermek.’ 

Beşeriyetin gelişimi şüphesiz, yeni fikirlerden, yeni tasarımlardan, yeni sanat eserlerinin üretiminden ve birbirlerinin üzerine inşa edilmiş özgün yaklaşımlardan geçmektedir.

Bir toplumda okulda başlayan kopya çekme yöntemleri, ilerleyen yaşlarda intihale dönerek çalıştığı alan ne olursa olsun, ister akademik, ister grafik tasarım, ister sanat, bir benzerini tekrar edecektir.

Gelişmiş ve yüksek eğitim standartlarıyla gelişmeye çalışan medeniyetlerin intihal ve fikri eserlerin korunmasına karşı verdiği mücadele ile, dünyada yeni fikirlerin, yeni buluşların ve yenilikçi sanat eserlerinin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. 

Daha okul sıralarında başlayan ve öğrencilerin sınavlarda birbirlerinden kopya çekerek, sınav notlarını yükseltme çabaları; ilerleyen yıllarda yazılı ve görsel alanda ortaya koydukları eserlerde intihal alışkanlığını da beraberinde getirmektedir. Kırılmış yazılımları kullanan, başkalarının doktora tezleriyle doktorasını tamamlayan, başka fotoğrafları kendi fikriymiş gibi kullanmayı alışkanlık haline getirmiş, emeğe saygıyı hiçe sayan, başkalarının fikirlerini ve eserlerini çalmayı adet haline getirmiş olan bir toplum, hiçbir zaman sanatta veya bilimde ileriye gidemeyecek, yenilikçi olamayacak, insanlığa katkı veremeyecek ve kendi kuyruğunu takip etmeye mahkum olarak yaşacaktır.   

"Bir ülkenin gelişimi basmakalıp yinelemelerin yaşama geçirildiği eğitim tarzıyla değil, ütopyaların arkasında durmak, hayal gücünü zorlamak, orijinaliteyi yakalamakla  olur"  (Çellek, 2004).

Özgünlüğü yakalamak, başka eserlere benzemeyen eserler ortaya koymak; dürüst, tutarlı, yüksek disiplinde, özgür düşüncenin hayata geçirilmesiyle oluşur. Bunun dışına çıkarak, ‘esinlendim’ adı altında ortaya konan çalışmalar, iyi uzman bir göz tarafından ‘çalıntı-kopya-intihal’ olarak teşhis edilecektir. 

Bir sanatçıyı özel yapan şeylerin başında, kendine has, biricik eserler ortaya koyması gelir. Öyle ki, bu eser ister bir kitap, ister bir resim ya da fotoğraf olsun, temelde eser sahibinin özgün düşüncesini ve stilini yansıtmalıdır. Sanatçı diğer eserleri sadece esinlenmek için kullanır, ancak esinlenme sonucunda ortaya çıkardığı eserin; yeni ve esinlendiği eserden farklı olarak biricik olma özelliği bulunmalıdır. 

"Tabii ki, her birey kendisinden önce yaratılan eserlerden yararlanmak hakkına sahiptir. Ancak bu  yararlanma makul ölçüler içinde  olmalı, başkasının eserini  kendisine  mal etmek  anlamına  gelen  'intihal' düzeyinde  olmamalıdır"  (İçel, 2006,  s: 102).

"Bu  anlamda  hukuki  terimin  ortaya  koyduğu  salt  anlamda  da  orijinalliği yakalama  zorunluluğunu  görmekteyiz. Bir  eseri  eser  yapan  nitelikler, onu  meydana getiren  kişinin  kendisiyle  arasında  oluşturduğu  bağ  ile güçlenir.  Aksi  halde  bir  çalıntı fikir ile  oluşturulmuş eserler eser sıfatı ile  anılmazlar. Eser tanımı içinde yer almayan bu  işler ise  gereksiz  bir bilgi kalabalığı yaratacak  ve  neticede kültürel değerlere  bir  katkıda  bulunmamış  olacaktır. Sanat ve  tasarımın  özgür bir ortamda üretilen  özgün  yapıtlar  olması  gerektiği  savunulmuştur. "  (Elmas,  s:288).  

Bir sanatçının asıl hedefi, esinlenmeyi hangi ölçüde kullanacağını bilmesidir. Eğer esinlendiği noktalar başka sanatçılarının eserleri üzerinden hareketle, ortaya koyduğu yeni, biricik eserlerse gerçekten, sanatın ilerlemesi yönünde atılmış adımlar olacaktır. 

Yok eğer ortaya çıkan eser, var olanın kopyası ya da esinleniyor gibi yapıp bir benzerini ortaya koymayı geçemiyorsa ve orijinal eserden bahsetmiyorsa, ortaya çıkan durum sadece intihal ve sanat adına bir hayal kırıklığı olacaktır. 

Ancak kendi yaratıcılığını kullanmak  yerine; kendine  ait olmayan  fikir ve  tasarım  çözümlerini kendininmiş gibi sunmak, intihal ile sonuçlanmakta ve neticede bir farklılık yaratılamadığından  kısır bir döngü  oluşturmaktadır.

Kişiyi yaratım  haline  doğru  iten  duygu  durumu onu başkalarından  ayıran, özgünleştiren  bir  ruh  halidir. Yaratıcı bireyin  hayal gücü; zihin  yapısı ve  kavramları algılayışı bakımından  kişiye  özgüdür. Yaratıcılık ateşini daima kalıcı kılmanın yolunun; ilham perisini oturup beklemektense, kişinin çalışkanlığına, meraklılığına, birikimlerini artırma adına yoğun okumasına, araştırmasına ve çok iyi bir gözlemci olmasına bağlı olduğu unutulmamalıdır. 

 

Kaynakça

 

]]>
(Haluk Safi) adil çağdaş contemporary eğitim esinlenme fikir hakki ilham intihal kopyalama kullanım plagiarism royalty sanat telif yeni https://www.haluksafi.com/blog/2018/1/esinlenmek-mi-kopyalamak-mi-cizginin-dogru-tarafinda-durabilmek Thu, 04 Jan 2018 06:24:12 GMT
Dijital Dunyada Fotoğrafları Yedekleme ve Arşivleme https://www.haluksafi.com/blog/2016/12/dijital-dunyada-fotograflari-yedekleme-ve-arsivleme Dijital Dünyada Fotoğrafları Yedekleme ve Arşivleme

Eskiye olan güven ve sevgiyle, analog dünyada çekimler yaptıysanız ve çekimlerinizi doğru banyo yapıp, asitsiz ortamlarda sakladıysanız, negatifler ve pozitifler tek kopya olmak kaydıyla, on yıllar boyunca sizlerle birlikte olabileceklerdir.

Halbuki, çekimlerde ve düzenlemelerde çok kolaylık sağlayan dijital dünyada, orijinal fotoğraflarınızın, geri dönüşü olmayan bir şekilde kaybetme olasılığı, tahmininizden çok daha yakındır. Dijital dünya, avantajları ve arşivlemedeki dezavantajlarıyla yeterince önlem alınmazsa, eserlerinizin kalıcılığı sağlamak adına, size hayli riskli bir gelecek sunmaktadır.

Peki dijital dünyada çektiğimiz bir fotoğrafın 100 sene sonra bir bilgisayar kullanıcısı tarafından açılmasını nasıl sağlayabiliriz? Günümüz teknolojisinde bu durumu garanti edebilen, tutarlılığı 100 seneyi bulabilecek bir bir teknoloji ne yazık ki mevcut değildir. İşte bu nedenle; dijital fotoğraflarımızı saklayabilmenin ve arşivleyebilmenin metotlarına  yönelik önerilerimi kalıcı olarak paylaşacağım. J

 

Fotoğraf Dosya Tipleri

Endüstri standardı firmalar(Canon, Nikon, Fujifilm, Olympus..) tarafından kullanılan ve görüntünün sensör tarafından yakalanmasından sonra, karta kaydedilerek saklanmasıyla başlayan işlenmemiş RAW(ham) görüntü dosyası bundan 15, 50, 100 sene sonra açılabilecek mi? 

Bunu çok sevdiğimiz fotoğraf makineleri üreticileri garanti edebilir mi? Bundan 100 sene sonra bizi heyecanlandıran bu üreticiler hayatta kalacaklar mı? Bugün Contax, Zenith, Rollei gibi bir zamanlar pazarı kasıp kavuran markalar mevcut mu? Maalesef hayatta değiller.. Peki fotoğraflarımızı nesiller boyunca dijital ortamda saklamayı nasıl garanti edebiliriz?

Aşağıdaki tablo bizlere dosya tiplerine göre, hafıza tuttuğu yer miktarını ile kağıda bastığımızda bize sunduğu görüntü kalitesini ve şu anda popüler yazılımlarla uyumluluğunu göstermektedir.  

Dosya Formatı 

Ebat 

Kalite 

Yazılım Uyumluluğu 

JPEG

En Küçük 

En Düşük 

Mükemmel

TIFF (8 bit)

Orta 

Orta 

Mükemmel

TIFF (16 bit)

En Büyük 

Yüksek 

Mükemmel

RAW dosyalar: CR2, NEF, vs..

Büyük 

En Yüksek 

Şu anda iyi;

Gelecekte bilinmiyor

DNG

Büyük 

En Yüksek 

Orta seviyede;

Gelecekte teoride mükemmel (Firma bağımlılığı?)

JPEG Dosya Formatı : Internet dünyasında en yaygın olarak kullanılan ve başlangıç seviyesinde fotoğrafçılar tarafından en çok rağbet gören dosya formatıdır. Aslında JPEG’in bu derece yaygın olarak kullanılmasındaki ana neden, dijiital fotoğraf makinelerinin ve internet tarayıcılarının açıldığında bu dosya formatını doğal olarak desteklemesinden ileri gelmektedir. JPEG dosya formatı kalite ve ebat olarak en küçük dosya tipidir. Fotoğraf makinenizin RAW dosya formatını destekliyorsa, acilen makinenizin ayarını RAW formatında çekim yapacak konuma getiriniz. Yaklaşık 7 seneden bu yana, çekimlerimde JPEG yerine sadece RAW kullanmaktayım. Sensörün yakalayabildiği tüm görüntüyü kaydettiği RAW dosyası, fotoğraf makinenizin tam kapasitesiyle çalışmış haldeki çıktısıdır. RAW’dan JPEG ya da başka dosya tipine dönüş yapabilirsiniz, ancak başka bir dosya tipinden RAW’a dönüş yapamazsınız. 

TIFF Dosya Formatı : Matbaa ve baskı dünyasında kullanılan formattır. Dosyaları kayıpsız bir şekilde saklar, ancak içlerindeki toplam bilgi miktarı RAW dosyalardan daha az olmasına karşın, dosya ebatları daha büyüktür. 8 bit olan versiyonu nispeten daha küçük dosya ebadı ve daha düşük kalitede bulunsa dahi, 16 bit ebadı tercih edilmelidir. TIFF formatında saklamanın bir başka avantajı ise, fotoğraf editörlerinde kullanılan katman bilgilerini saklayabilmeleri, dosya açıldığında katmanlarla birlikte açılabilmeleridir.

RAW(Ham) Dosya Formatı : Nikon, Canon, Fujifilm, Olympus, Panasonic, Pentax, PhaseOne..  gibi firmaların her ne kadar aralarında büyük bir fark olmamasına karşın, kendi standartlarına göre oluşturdukları ve işlenmemiş ham sensör görüntü bilgisini sakladıkları dosya formatıdır. Fotoğraf editörü yazılımlarının 10 ila 20 yıl sonra bu dosyaları açmasına şüpheyle bakılmaktadır. Bu nedenle; her halükarda çektiğimiz orijinal RAW görüntülerini arşivledikten sonra, kullandığımız fotoğraf editörünün (Örn Photoshop) bu desteği kesmeye başlayacağını ilan etmesi ile RAW dosyalarınızı geçerli  başka bir formata transfer etmeniz gerekecektir.

DNG(Dijital Negative-Dijital Negative) : Adobe firması tarafından geliştirilmiş ve mevcut endüstri standardı firmaların kullandığı RAW dosyalarını bu standarda dönüştürerek, teoride yüzyıllar boyunca saklanmasının planlandığı bilinen standarttır. Leica ve Hasselblad gibi firmalar bu standardı kendi dijital fotoğraf makinelerinde doğal RAW dosya formatı olarak kullanmaktadırlar. Teoride her şey yolunda görünüyorken, DNG formatının yeni üretilen fotoğraf makinelerini destekleyebilmesi için sürekli güncelleme gerektirmesi ve DNG formatının kalıcı geçerli olabilmesinin bundan on yıllar sonra Adobe firmasının DNG politikasına ya da varlığına bağlı olduğunu söyleyebiliriz. 

Depolama Dosya Formatı:  Yukarıda bahsedilenler doğrultusunda fotoğrafları düzenledikten sonra onları hangi formatta saklayacağımız en önemli sorulardan biridir. PSD ve DNG Adobe firmalarının standardı olduklarına göre, TIFF (16 bit ) versiyonu düzenlenmiş, düzeltilmiş, fotoğrafları saklamak için kullanabileceğimiz en doğru format olarak görünmektedir. Ayrıca arşivimizde her bir fotoğrafımızın, RAW dosya tipini saklamanın da bir zorunluluk olduğunu hatırlatmakta yarar var.

Sonuçta depolama ve arşivleme için editör yazılımlarının geçmişte kullandığımız RAW dosyalarını açabilme özelliğini yitirene kadar, RAW olarak saklanması gerektiğini söyleyebiliriz. Hali hazırda uluslararası bir standart olan TIFF (16) dosyalarının yeni bir versiyonu çıkana kadar, editör programlarınca açılacağı varsayılmaktadır. Ancak bilişim teknolojisinin içinden biri olarak şunu söyleyebilirim: Bundan 100 sene sonra, TIFF dosyasının açılma garantisini bize bugünden kimse veremeyecektir. Kısacası TIFF formatında sakladığımız dosyaların da eskiye yönelik desteklenip desteklenmediğinin kontrolü de tarafımızca ya da bizden sonra, fotoğraflarımızı takip etmek isteyen miras bıraktığımız yakınlarımızca yapılmalıdır.

Yedekleme Medyaları

Bugün bize çok doğru gelen yedekleme medyaları bundan 5 ila 10 yıl sonra yerini yeni teknolojilere bırakacak ve büyük olasılıkla kullanılamayacaktır. 5.25¨disklerin şu anda hiçbir yerde bulunamadığını veya bunları okuyacak/görüntüleyecek bir teknolojinin üretilmediğini anımsayalım.

CD, DVD, Blu-ray ile arşivleme: Her ne kadar bazı hızlandırılmış medya testleri bu ürünlerin 50 ila 100 yıl ömürlü olabileceklerini belirtseler de; siz siz olun 5 ila 10 yıl arasında medya tipini mutlak surette değiştirin ya da yenileyin. Nem, sıcaklık, manyetik alan vb.. problemler, bu medyaların ömürlerinde hızlı düşüşlere sebep olmaktadır. 

 

Harici Sabit Disk (External Hard Disk) : Fiyatları hızla düşen bu ürünlerin yedekleme olarak kullanılması ilk başta çok güzel ve doğru bir fikir gibi görünse de, sahip oldukları elektrik motorunun arızaya geçmesiyle içerisindeki bilginin kurtarılması çok güç duruma gelmektedir. Bu sebeple, geçici yedeklemeler için doğru bir yöntem olarak kabul edilmekteyken, kalıcı yedekleme için tavsiye edilmemektedir.

Manyetik Teyp Ünitesi(Kasetler): Çevrim dışı arşivleme çözümüdür. Harici sabit diskten farklı olarak hiçbir hareketli parçası olmayan kasetlerin, en büyük dezavantajı, manyetik teyp ünitesine konularak geri getirmenin hayli uzun süren bir çalışma ile mümkün olmasıdır. Yine CD, DVD, Blu-ray  teknolojilerinde olduğu gibi, nem, manyetik alan ve sıcaklık bu yedekleme sisteminin de en büyük düşmanıdır. Ancak bu koşulların sağlanabileceği ortamlarda yedekleme kasetlerinin korunması çok önemlidir.

Gümümüzde gelecek yüzyılı garanti edebilen bir arşivleme sistemin bulunmadığı bir gerçektir. Uygulanabilecek en iyi yöntemlerden birisi, her 5 yılda yeni bir medyaya geçebilmek olabilir. Arşivleme kapasitesinin üslü seviyede büyümesi ve geçmişte 5 CD’ye yazdığımız aynı bilgiyi şimdi bir Blu-Ray CD’nin sadece bir kısmına yazabildiğimiz gibi, gelecekte yeni geliştirilecek arşivleme medyalarının kapasitesi de artacak ve ucuzlayacaktır.

Görüntülerimizi Kayıpsız Tutarlı Saklayabilmek
Günümüz yedekleme sistemlerinin her birinin başına gelebilecek kötü bir senaryosu mevcuttur ve bu senaryolar kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşebilir. DVD içerisindeki kimyasalların belli oranda çözülmesiyle, teyp ve sabit disk ünitelerinin manyetik olarak hazar görmesiyle, flaş kartların üzerlerindeki yükü kaybetmesiyle bu medyaların üzerindeki bilgilerde kaçınılmaz bir şekilde veri kaybı oluşabilmektedir. Bu veri kaybı, kimi zaman görüntülerimizin ilk açıldığında değil, ekranda %100 boyutunda büyüttüğümüzde ya da baskı alıp dikkatle baktığımızda fark edebileceğimiz seviyede başlayabilir ve ancak zamanla bu oran büyüyebilir.

 

 

Bilgisayar sistemlerinde bir dosya, bir yerden başka bir yere taşınırken, üzerinde kayıtlı olduğu medyanın zaman içerisinde niteliğini yitirmesiyle, kopyalama veya taşıma  sırasında meydana gelen olası aksaklık ya da kullanılan yazılımda ortaya çıkabilecek hatalar sebebi ile dosyalar üzerinde bazı bilgi kayıpları yaşanabilmektedir. Bu bilgi kayıplarının önüne geçebilmek amacı ile bilişim teknolojisi bazı önlem paketleri sağlamaktadır.

SPV ya da MD5 Checksum
Bir dosyanın birebir orijinaline uygun olup olmadığını kontrol eder. Bu işlemi yaparken her bir dosyanın 0 ve 1’lerden oluşan biricik izini alır ve bu izi aslı gibi kabul edip kıyaslayarak, zaman içerisinde dosyanın hasar görüp görmediğini kontrol eder. Bu uygulamaların yegane özellikleri dosyaların hasar görüp görmediklerini kontrol etmeleridir. Hasar görseler dahi bu dosyaların tamir görevi, bu yazılımlar tarafından yapılmaz. 

Parity ve Tekrar Geri Getirme Dosyaları

Tamir
Dosyalar üzerinde oluşabilecek küçük çaplı hasarları kurtarabilmek amacıyla parite dosyaları kullanılmaktadır. Dosya hakkında yedek bilgiyi saklayarak bu metodu sağlayabilmektedir. Dosya üzerinde oluşabilecek daha büyük hataların da kurtarabilmesi istenirse, sabit sürücüde kapladığı yer miktarı büyük boyutlara ulaşabilmektedir.

NAS (Network Access Server) : Birden fazla sabit sürücüyü üzerinde barındırmak için kullanılan sistemlerdir. NAS depolama sistemleri doğru yapılanmayla dosyaları daha çabuk okur ve yazar ya da dosyaların sabit diskinizin hasar görmesiyle kaybetme olasılığını ortadan kaldırır. Günümüzde bu alanda kullanılan ev tipi NAS sistemleri olup, daha çok ev kullanıcılarının multi medya uygulamalarında kullanılmaktadırlar. Kısacası bizlerin evde kullanmaları için doğru ekipmanlardır. Kurulmaları ileri düzey bilişim bilgisi gerektirmektedir. Bu sebeple böyle bir sunucuyu satın aldığınız zaman ileri düzey bir bilişim bilgisine olmanız veya teknik destek almanız gerekecektir.

NAS sistemleri veri kayıplarını ortadan kaldırabilmek amacıyla RAID adı verilen yardımcı yapılanmadan faydalanmaktadırlar. RAID yapısının pek çok çeşidi olmasına karşın ben burada biz fotoğrafçılar için en uygun olan konfigürasyonlarından bahsedeceğim.

RAID 1, 5 ve 10 kodlarıyla anılan yapılanmaları ve NAS sistemi içerisinde bulunan sabit disk(lerin)  arızalanması durumunda; sistemin kayıpsız ve sıkıntısız bir şekilde idame edebilmesini hedefleyerek oluşturulmuş bir yapılanmadır(Her ne kadar konumuzla bağlı değilse de; RAID pek çok farklı yapıda kurgulanabilmektedir. RAID 1 aynı bilgiyi birebir saklayan iki ayrı hard disk tarafından oluşturulmaktadır. Bu sayede sabit disklerden biri arızalandığında bilgileriniz diğer sabit diskte yer alacaktır. RAID 5, üç ya da daha fazla sabit disk ile kurgulanmış bir sistem olup, sabit disklerden biri pariti bilgisine sahip olup, diğer sabit diskler orijinal dosyalara sahip olacaklardır. RAID 10, RAID 1 ile aynı mantığa sahip olmakla birlikte, ilaveten disklere yazma/okuma hızlarını artırabilmek amacıyla asgari 4 adet sabit disk ile bu yapıyı kurmaktadır. RAID 0 kritik dataların saklanılmasında kullanılmamalıdır).

 

Sürekli  maddi, manevi sizin için çok kıymetli fotoğraf dosyalarıyla çalışmak zorunda kalıyorsanız, en iyi koruma; asgari RAID 1 sistemine sahip bir NAS sunucu aracılığı ile yedeklerinizi saklamak ve fotoğraflarınızı bilgisayarınızda düzenledikten sonra tekrar MD5/SFV checksum yardımcı programlarını kullanarak RAID sunucusunda kopyalayarak kaydetmekten geçmektedir(MAC bilgisayarlarda kopyalama işlemi yapılırken checksum işlemi otomatik olarak yapılırken, windows işletim sisteminde bu işlem yardımcı programlar kullanılarak yapılması gerekmektedir). Ayrıca alternatif olarak NAS sunucu performansını ve güvenilirliğini artırabilmek amacıyla SSD sabit disklerde kullanılabilir.

Basit Metot:
RAID ve Parite dosyaları gibi kompleks bilişim yapısı gerektiren çözümlerle uğraşmak istemiyorsanız, fotoğraf çekiminden hemen sonra iki adet farklı sabit diske kaydedilmesi yeterli olacaktır. Ancak yine de kopyalama işlemleri yapılırken SFV veya MD5 Checksum kontrolü yapılması gerekmektedir. Internette SFV ve MD5 Checksum işlemini yapabilecek o kadar çok miktarda ücretli ve ücretsiz yazılım uygulaması var ki.. Her ne kadar orijinal fotoğrafa dosyalarınızı yedeklerken, yeniden düzenlediğiniz fotoğrafların bir yedeğini almanızda fayda var. Çünkü orijinal bir dosya bir defa işlendikten sonra, yeni işlenmiş halini tekrar birebir aynı şekilde düzenleyebilmek çok zor bir uğraş olacaktır. Bu dosyaların da asgari haftada bir yedeğinin alınması tavsiye edilir.

Arşiv Dosyalarını Nerede Tutmalıyım
Dijital dünyada, yedekleme ile arşivleme kavramları karıştırılmaktadır. Arşivleme kavramı uzun süre veriye dokunmamak üzere, genelde bulunduğunuz lokasyondan başka bir noktada veriyi saklamaktır. Arşivdeki fotoğrafların tutulduğu medyaları, uzun vadeli ve genelde felaket durumlarında başvurulacak bir ortam olarak düşünebiliriz.

Fotoğraflarınızı saklayacağınız medyaların, kuru, nemden ve olası manyetik alandan uzak, plastik özellikte su alması zor paketlerde, uzun süre yerinin değişmesi düşük olasılıktaki çalışma mekanınızdan farklı bir noktada(farklı bir ev ya da iş yeri) tutulması da ayrıca önemlidir.   

Öte yandan internet bağlantınız yeterince kuvvetli ise; googledrive, dropbox gibi bulut saklama servislerinden faydalanabiliyorsanız, bu ortamlar da/servisler de işinizi görebilecektir. Arşivleme ücretleri nispeten çok ucuz olmamakla birlikte, bu ortamların/servislerin çok güvenli arşivleme sistemleri olduğunu bilmekte fayda var. Arşivleyeceğiniz fotoğrafların, RAW hallerini, işlemlerde üretilen ‘sidecar' dosyalarını , TIFF, PSD dosyalarının adedi zamanla hayli yükselebilir, çok yer tutabilir. Bu sebeple, bulut servisler üzerinden arşivleme düşünülüyorsa; arşivlenecek fotoğraflar konusunda disiplinli bir seçkiden geçirmekte fayda vardır. 

Kaza ile silinmeyi engelleme: Sakladığınız medyanın  etiketlenmesi ve yazılmaya karşı korunmaya alınması doğru işlemler olacaktır. Tabii şifreleme işlemi de bir metot olarak cazip görünse de, unuttuğumuz şifreleri hesaba katarak bu metodu kullanmamanın daha doğru olacağını düşünmekteyim.

Arşivleme için iyi bir isimlendirme sisteminin yapılmasında fayda vardır. Dosyalar, anlamlı isim vermeyerek, arşivlenmesi durumunda, dosyalarınızı her halükarda bulamayacağınız için, arşivlenmesinin de çok anlamı olmayabilir. J

Dijital dünyada, fotoğraflarınıza, onlarca yıl ulaşılabilmek ve teknolojinin değişimlerine rağmen dijital dosyayı açabilmek yukarıda bahsetmiş olduğum, disiplinli  yapılanma sonucunda mümkün olabilir. Bu konuda yapacağınız titiz hareketler, gelecekte kayıplar yaşayarak üzülmenizi engelleyecektir.

İster dijital ister analog dünyada, eserlerinizi kalıcı olarak korumanın en geçerli ve en değerli metodu, kendisini yüz yılı aşkın bir süredir ispat etmiş olan, kimyasal içermeyen arşiv kağıda yapacağınız dijital ya da analog baskıdır. Bu metot size yaklaşık 200 yıla yakın kalıcı arşivleme olanağı sunacaktır.

]]>
(Haluk Safi) Disk External Hard NAS bulut depolama disk format fotograf harici imaj kayıp medya sabit saklama https://www.haluksafi.com/blog/2016/12/dijital-dunyada-fotograflari-yedekleme-ve-arsivleme Sun, 18 Dec 2016 14:28:22 GMT
Dijital Dünyada Fotoğraflarınızı Nasıl Koruyabilirsiniz https://www.haluksafi.com/blog/2016/12/dijital-dunyada-fotograflarinizi-nasil-koruyabilirsiniz  

Fotoğrafın icadından bu yana yüz seneyi geçti ve internet dünyasıyla birlikte fotoğrafın başkalarıyla paylaşımı hiç bu denli kolay olmamıştı. Ancak her yeniliğin avantajları olduğu gibi dezavantajları da var. Sizi geçmişe göre çok daha hızlı ve popüler yapan internet dünyası  'bir fotoğrafı  görebiliyorsan, kopyalayabilirsin' kavramını da beraberinde getirmiştir. Kısacası bir fotoğraf, Internet ortamında paylaşılmış ise; kopyalanma riski de ortaya çıkmış demektir.

 

Fotoğraflarımızı elbette internette paylaşacağız, ancak fotoğraflarımız ticari nitelik kazandıkça, değeri artmakta ve kopyalanarak izinsiz kullanılmasının sonuçları da o nispette kritik öneme sahip olmaktadır.

 

Internet dünyasında riski tamamen sıfırlayamasak dahi; fotoğraflarımızı belirli yöntemler ile nispeten korumaya almamız mümkün olabilir.

 

Düşük Çözünürlükte ve Yoğun Sıkıştırmayla Yayınlama

Dijital dünyada fotoğrafınızın paylaşım kalitesini, fotoğrafınızın yayımlanacağı medya ortamı belirleyecektir. Internet dünyası için yayımlayacağınız fotoğraflar 72dpi çözünürlüğe, eğer bir sergide duvara asılmak üzere paylaşacaksanız; fotoğraflarınız 240-300dpi çözünürlükte olmalıdır.

 

Internet dünyasında yayımladığınız 72dpi çözünürlüklerinin her ne kadar baskıya girebilme olasılıkları düşük olsa da, fotoğrafların ebatlarının da küçük olarak yayımlanması, hayli kıymetli bir önlem olacaktır, örneğin 400px-600px ebadında. 

 

Benzer şekilde fotoğraflar JPEG olarak yayımlanmadan önce sıkıştırma oranları %80’ler yerine %20’ler oranında seçilirse, görüntü kalitesi daha düşük olacak ve yine kopyalama riski benzer oranda azalacaktır.  Kısacası temel prensip, küçült ve kaliteyi düşür.

 

Hakların Bilinmesi

Web sitenizde fotoğrafınızı yayımlıyorsanız, Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa göre fotoğrafınızın korunduğunu belirtip, izinsiz kopyalanması ve çoğaltılmasının sadece size ait bir hak olduğunun belirtilmesinde fayda vardır. Öyle ya da böyle, bu yazının varlığı, gerektiğinde hukuki yöntemlere başvurabileceğinizin farkına varılmasını sağlar ve  caydırıcı etkisi bulunmaktadır.

 

Her ne kadar fotoğraflarımın üzerine filigran şeklinde ‘C' harfi basıp yayımlamıyorsam da, ticari yönü çok kuvvetli olan eserlerde, silinmesi zor olacak şekilde bir damganın kullanılmasında fayda vardır. Satışını düşünmediğiniz fotoğraflarınızın, bu şekilde ‘C’ harfleriyle bezenmesinin rahatsız edici bir etkisinin bulunduğu da bilinmelidir. Ticari kaygınız yok ise, bu tür filigranlar ile fotoğraflarınızı yayımlamamanızı tavsiye ederim.

Dijital Dünyada Fotoğraflarınızı Korumak İçin Kullanabileceğiniz Web Siteleri ve Uygulamalar

 

Fotoğraflarınıza güveniyorsanız, sadece Türkiye’de değil, uluslararası alanda da ses getirecek kadar güçlü fotoğraflarınızın olduğunu düşünüyor ve bunların uluslararası alanda da koruma altına almak istiyorsanız Myows ve Safe Creative adında iki web sitesi resmi olarak bu konuya eğilmektedir. 

 

Bu web sitelerinin temel amacı, fotoğraflarınızı buraya kaydettirerek, ileride olası hukuksal bir mücadelede derhal avantajlı duruma geçerek, haklarınızı savunabilme olanağını sağlamalarıdır. Aynı zamanda sizin adınıza fotoğraflarınızın web dünyasında başka noktalarda kullanılıp kullanılmadığının kontrolünü yapmaktalar. Üstelik bütün bu hizmetleri sizin adınıza ücretsiz sağlamaktalar.

 

Myows

 


Safe Creative

 

Türkiye’nin de içinde bulunduğu ve anlaşmalarına imza atığı Dünya Fikri Mülkiyet Örgütüne üyedir. Buna göre Safe Creative ya da My Ows; Bern Anlaşmasını tanıyan ülkeler tarafından buraya kayıt yapılmış eserlerin fikri mülkiyet haklarını korumada büyük bir değer taşımakta olduğunu söyleyebiliriz.

 

Ülkemizde bu görevi Kültür ve Turizm Bakanlığı üstlenmiştir. ‘Ancak şunu da belirtmek gerekir ki; her ne kadar fotoğraflar üzerindeki hakların doğumu için, tescil zorunlu değilse de, beyanat usulü ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvuru ile kayıt açılması mümkün olup, bu tescilin aksinin Mahkemeler nezdinde eser sahipliğinin tespiti gibi davalarla iddia edilmesi mümkündür.’ 1

 

Bizim açımızdan ise eser sahipliğinin belirli bir tarihte kamuya alenileştirilmesi olarak değerlendirilmesi mümkündür. Olası bir haksız kullanımda ispat gücümüzü artıracaktır.

 

 

Yüksek Çözünürlüklü Fotoğraflarınızın Dağıtımına Sınırlama Getirin

Yüksek çözünürlükteki fotoğraflarınızı paylaştırmadan önce tek bir bulut hesabında muhafaza edin. Örneğin, Google Drive ya da Dropbox.  Seçtiğiniz fotoğrafınızı paylaştıracağınız dizine yükledikten sonra, sadece ilgili kişiyle paylaştırın. Eğer fotoğrafınız başka birisi tarafından indirilirse ya da paylaştırılırsa bu yöntem ile bu durumdan haberdar olursunuz. Bu şekilde bir izleme opsiyonu olmadığı için, kıymetli fotoğraflarınızın paylaşımında, Wetransfer bulut uygulamasını önermiyorum.

 

Dropbox ve Google Drive bulutta bulunan harika iki depolama alanıdır. Dizinler oluşturabilir ve bu dizinlerden istediğinizi ilgili kullanıcılara paylaştırabilirsiniz.

 

Galerilerinizin Paylaşımı için Kayıt Olma Zorunluluğu

Yurt dışında profesyonel fotoğrafçılar için gerçekten çok kullanışlı buluttan hizmet veren web siteleri mevcuttur. Doğum, düğün, mimari, komisyon usulü çalışanlar vb. fotoğrafçılar bu web sitelerine yaptığı işin derinliğine göre üye olup, müşterilerine bu web siteleri üzerinden paylaşımlar sağlamaktadır. Bu yöntem ile örneğin düğün çekimi sonrası ya da bir fineart fotoğrafçısı, fotoğraflarını talep edenlerin bu web sitesine üye olması ile kredi kartıyla ücretini ödemesi sonrasında fotoğraflarının edinebilmesine izin vermekte/sağlamaktadır. Böylece fotoğrafçı; çok güvenli bir şekilde çekimlerinin ücretini almakta ve sadece ilgili müşteri tarafından fotoğrafın sahiplenilmesini sağlayabilmektedir. Bu alanda dünyada www.zenfolio.com ve www.smugmug.com siteleri yaygın olarak hizmet vermektedir. Ben bir Zenfolio kullanıcısıyım ve internet web sitemi de onun sağladığı şablon web siteleri aracılığı ile yayımladım.

 

 

İlave Korumalar

Exif Bilgisi

Exif bilgisi bir fotoğrafın künye bilgileridir. Fotoğrafın, hangi makine ile çekildiği, hangi mercek ile çekildiği vb. bilgilerini içeren alanlardır. Gelişmiş fotoğraf makinelerinde bu alanlardan fotoğraf makinesinin sahibinin ismi de girilebilir ve çekilen her fotoğrafta bu bilgi yer alır. Eğer daha basit bir makine ile çekim yapıyorsanız, exif bilgilerinin bulunduğu alanda(Fotoğrafın Sahibi, telif, copyright bilgisi vb) isminizin yer almasını istiyorsanız, bunu Photoshop, Lightroom ya da 'theXifer’, 'Exif Remover' gibi yazılımlar vasıtasıyla sonradan da yapabilirsiniz. İleride bÏu alanda hukuki bir mücadeleye girmek zorunda kalınırsa, Exif bilgileri delil olarak kullanılacaktır. 

 

 

Fotoğraflarınızın İzinsiz  Yayımlanıp Yayımlanmadığının Manuel Kontrolü

Aynı zamanda bu web sitelerini, sahibini merak ettiğiniz fotoğraflar için de kullanabilirsiniz.

 

TinEye

TinEye dünya çapında yüksek oranda kabul gören, web dünyasında kopyalanmış ya da manipüle edilmiş fotoğraflarınızı bulma yönünde iddialı bir sitedir.  Özellikle stok firmaları tarafından otomatik hizmet veren ürünleri de mevcut. Adobe, Associated Press, Groupon, Kayak, Shutterstock, Zoosk ve daha pek çok firma ve ajans bu arama motoruyla çalışmaktadır. 

 

Google Images

Arama motoru olarak TinEye’dan çok daha güçlü algoritmalara sahip ve çok daha etkin arama yapabilen bir görüntü arama motorudur. En büyük dezavantajı çoklu arama olanağına sahip olmaması ve her fotoğrafı tek tek arattırmasıdır.

 

İzinsiz Kullanımın Peşini Bırakmayın

İzinsiz kullanımla bir şiiri güzelleştirmek için yazılan gereksiz kullanımlardan bahsetmiyorum. Gerçekten ticari bir çıkar sağlamak için izinsiz kullanımı kastediyorum. Bunu fark ettiğimizde aşağıdaki yolları izleyebiliriz:

 

1- İlgili, kişiyle doğrudan irtibata geçebiliriz. Pek çok kopyalama işleminin, farkındalığın düşük olması sebebiyle,  son derece iyi niyetli bir şekilde yapıldığını bilmemizde fayda vardır. Karşı tarafı savunmaya geçirmeksizin yazılacak kibar bir yazıyla, pek çok izinsiz kullanımının önüne geçilebilecektir. Öte yandan şu da unutulmamalıdır. Sizin fotoğrafınızın beğenilerek kullanımı; potansiyel olabilecek bir müşteri kazanımı olabilir. İletişime geçerken, amacımızın emeğimizin kibar şekilde korunması olduğunu unutmayalım. Kimi zaman talebimiz, fotoğrafın altına sadece kendi ismimizin yazılması, kimi zaman bir ücret olabilir.  

 

2- Kişisel iletişimden fayda alınmadığı taktirde, sizin fotoğrafınızın haksız kullanımından bahseden ve bağlantılarla(linklerle) bunu ispat eden e-posta web sunucusunu barındıran siteyle iletişime geçerek belirtilmelidir. Yasal bir süreçten çekindikleri için, web hosting firmaları bu tür haksız kullanımların üzerine gitmektedirler. İlgili web sitesinin sahiplerini bulmakta zorlanıyorsanız "whois IP lookup” gibi web siteleri sizi yönlendirebilecektir.

 

3- Reklam verenlere ve iştiraklerine haber verme: Bu aşamadan sonra reklam verdiği kurumlara bu bilginin paylaşılması ve iştiraklerine de bu konuda bilgilendirmesi doğru adımlar olacaktır. Google Adwards’in bu konuda çok hassas davrandığı bilinmektedir.  

 

4- Yasal Hakkın Kullanımı: Bütün bunlara rağmen, sağduyulu bir şekilde kurum ya da kişi sizinle anlaşmaya yanaşmıyor ve iletişim taleplerinize karşılık vermiyorsa, konuyu yasal zemine taşıyabilirsiniz. Bu tür davaların uzun sürdüğü ve pahalıya mal olduğu unutulmamalıdır. 

 

Fotoğraflarınızın izinsiz kullanımını önlemenin en güvenli yolu, hiç bir durumda internette paylaşmamaktan geçmektedir. J Lakin günümüz dünyasında bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Her ne kadar fiziksel bir galeride fotoğrafları sergilenen bir fotoğrafçı dahi olsa, bir şekilde internet dünyasında yer alması kaçınılmazdır. Kendisi yayımlamasa dahi fotoğraflarının tanıtımını gerçekleştiren galeri bu fotoğrafları yayımlamak isteyecektir.

 

Kısaca özetleyecek olursak; eğer fotoğraflarınızın izinsiz kullanımından tedirginseniz;

 

- Fotoğraflarınızı 600px ebadından büyük internette yayımlamayınız.

- Çok tasvip etmemekle birlikte, ticari kaygı duyduğunuz fotoğraflarınızı Photoshop ile dahi silinmesi kolay olmayan bir filigran ile yayımlayınız.

- Fotoğrafların size ait olduğunu ve izinsiz kullanılamayacağını belirten ibareleri web sitenizde belirtiniz.

- İnternet üzerinden sadece bir ya da maksimum iki noktadan, loglarını(kimin indirdiği kayıtlarını) takip edebileceğiniz şekilde paylaşıma açınız.

- Google Images ya da TinEye’le belirli periyotlarda fotoğraflarınızın izinsiz kullanımını kontrol ediniz.

- Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve uluslararası dahi olsa, hakkınızı arayabilmek için MyOws ya da SafeCreative’de resmi olarak kayıt ediniz.

 

Başkalarını cezbederek, farkında ya da farkında olmadan izinsiz kullanılmaya teşebbüs ettirecek kadar değerli fotoğraflar çekmeniz dileğiyle. 

 

Haluk Safi

 

------------------------------

Faydanılan Kaynaklar

]]>
(Haluk Safi) Art Fotograf IP Intellectuel Property dijital dünya eser fikri haklar koruma photo protect https://www.haluksafi.com/blog/2016/12/dijital-dunyada-fotograflarinizi-nasil-koruyabilirsiniz Sat, 03 Dec 2016 05:58:40 GMT
Analog mu Dijital mi? Ya da her ikisi de mi? https://www.haluksafi.com/blog/2015/2/analog-mu-dijital-mi-ya-da-her-ikisi-de-mi Çekimi yapmış, eve gelmişsiniz. Büyük an yaklaşmaktadır. Hatasız bir şekilde tab edilmeyi bekleyen 10 makara vardır elinizde. Üçerli üçerli tab edip, sonuncuyu tek başına tab etmeyi planlamışsınızdır.
 
Haluk Safi, Ilford HP5, D76, 1+1, 2014
 
Ruloları karanlık gömlek içinde sararsınız. Kalbinizin atışı yavaş yavaş artmaktadır. 
 
Saatinizi hazırlarsınız, kimyasallarınızı. Ve geliştirme başlar. 20-30 dakikanın sonunda filmlerinizi asarken, büyücülüğün! ilk meyvelerini de görürsünüz. Şeridin üzerinde canlanan negatifler size bakmaktadır.
 
Tam bir meditasyon; bir miktar kalp atışıyla sona ermiştir. Artık ikinci seansa hazırsınız.
 
Negatif film fotoğrafçılığı ile tanışmam 2011 senesine denk gelmektedir. Çok sevdiğim bir Doktor arkadaşımın nasıl geliştirme yaptığını anlatmak amacıyla, bizi fabrikasına davet etmiş ve orada beni analog dünyayla tanıştırmıştı. Benim için büyülü bir andı. Burada dijitalde olmayan farklı bir dünya mevcuttu.O tarihten sonra, analog fotoğraf beni daima içine çekti..
 
2012 sensinde , bu konuda yetkinliğimi Ka Fotoğraf Atölyesinde, Oğuz Karakütük Hoca dan aldığım derslerle pekiştirdim. Araştırmam bitmemişti. Yaklaşık bir yıl süren bir proje gerçekleştirdim. Bu projede filmlerini kendimin geliştirdiği bin kare çekmiştim ve hiçbir yerde yayınlamadım.  Bazı projeler, nadasa bırakılmalı, yayınlamak için elbet doğru zaman gelecektir.
 
Analog Fotoğraf Size Neler Sağlamakta:
 
Biricik-Teklik
Her şeyden önce çektiğim fotoğraflarım sadece bir tane olacaktı. Eğer baskıyı da agrandizörle yaparsam, ve taramazsam tek bir kopya olması garantiydi. İşte beni  gerçekte içine çeken bu unsur oldu. Mutlak teklik! Sadece tek bir negatif film ve tek bir baskı.
 
Haluk Safi, Ilford HP5, D76, Stock, 2015
 
Takip eden yıllarda, bu alandaki merakım iyice artmaya ve araştırmalarım derinleşmeye başlamıştı. Eğer çekmek istediğim proje siyah beyaz ise, siyah beyaz negatif film, renkliyse dijital kullanmaya başlamıştım.
 
Peki ben dünyada yalnız mıyım? Başka film kullanan fotoğrafçılar yok mu? Araştırdıkça günümüzde yaşayan ne kadar çok ünlü fotoğrafçının analog çekim dünyasında olduğunu görmeye başlamıştım. 
 
Magnum Photo web sitesine daha dikkatli bakmaya başladım. Baktıkça şaşkınlığım iyice artmıştı. Daha önce dijital olduğunu düşündüğüm  bütün fotoğrafçıların www.magnumphoto.com sitesinde yayınlanan fotoğraflarının aslında her birinin analog fotoğraf olduğunun farkına varmıştım. Evet, Magnum Photo web sitesinde 2000’li yıllardan sonra çekilmiş fotoğrafların pek çoğu yine analog çekim olarak göze çarpıyordu. Sitesinde yayınlanmış fotoğraflardan sadece bir fotoğrafçıda şu ana kadar dijitali fark edebildik. Peter van Agtmael; bir savaş-çatışma muhabiri. Doğal olarak olabildiğince seri ve hızlı olmak zorunda. Zaten orada analog peşinde değil, büyük riskler altında haberi kitlelere olabildiğince hızlı ulaştırmak kıymetli değil mi?
 
Öte yandan, daha çok sanat ve estetik kaygısı bulunan fotoğraflara baktığımızda, çok kıymetli fotoğrafçıların sadece analog ya da analog ve dijital çekmeyi tercih ettiklerini görmekteyiz. 
 
Vanessa Winship
 
 
- Analog çekimi dijitale gore neden tercih etmektesiniz?
-İster analog ister dijital fotoğraf makineleri benim için sadece bir araçtır. Öte yandan büyük formatlı fotoğraf makineleri bir  şeyleri farklı şekilde anlatma yoludur; daha yavaş ve daha olanı yansıtandır. Ayrıca karanlık odada çalışmak gerçekten iyi organize olmayı ve odaklanmayı gerektirir. Bu da denim için bir meditasyon gibidir. Bu şekilde çalışmayı seviyorum. Siyah beyaz film çalışmalarında bu şekilde çalışmaya devam edeceğimi düşünüyorum. (Why do you prefer an analog camera over a digital one? Well, whether analog or digital, cameras are just tools for me. However, using a large format camera is a different way to express something; it’s slower and more reflective. And again working in the dark room requires real organization, and focus, and in this way it turns into a form of meditation for me. I love working this way and I think I’ll probably continue doing so, at least with black and white film.)
 
Junku Nishimura
Çok beğendiğim Japon fotoğrafçılardan, Junku Nishimura, hala tam olarak analog çekmektedir. Hatta baskılarını dahi karanlık odada gerçekleştirmektedir. 
 
- ¨İşlemeyi dikkate aldığımızda, analoğu tercih etmekteyim. Filmi tercih etmemdeki ana sebep, baskı işlemini sevmem şeklinde çok kişisel bir tercihtir. Sevdiğim müzik eşliğinde, dairemde karanlık odada kağıdı kimyasala daldırma hissi.. Bunun bir benzerini okyanusta balık avlarken hissederim. Her ikisi de yüksek oranda odaklanma gerektirir. Kolay değildir, ancak sonuç son derece tatminkardır.¨   
(Regarding processing, I prefer analog. There is a very personal reason why I use films. I like the whole process of printing. When listening to my favorite music, soaking a paper in liquid in a little darkroom of my apartment, I feel the same tranquility as when I concentrate on fishing in the ocean. Both require sincere focus to get the “it“ moment. It is not easy, but truly rewarding.)
 
Daidō Moriyama
İlk başta ne anlatmak istediği anlaşılmayan, fotoğraflarına baktıkça, ne kadar güzelmiş dediğim bir fotoğrafçı, Daidō Moriyama, analog ve dijital çeken kendine has bir tarzı olan bir sokak fotoğrafçısı. Hatta Japonlar, Moriyama için; Japonya’da sokak fotoğrafçılığının babası şeklinde anmakta.
 
 
Charlie Kirk
Birkaç yıldır ülkemizde yaşayan Charlie Kirk. Hem dijital, hem de analog çeken fotoğrafçılardan birisidir. Kendisini, Facebook’tan takip etmekteyim. Tavsiye ederim.
 
Sebastião Salgado
Sebastiao Salgado, Siyah beyaz film çekimleriyle bir döneme damgasını vurmuş olan eski Magnum fotoğrafçısı. Gözü adeta bir ışık ölçer seviyesinde gelişmiş, öyle ki; ISO değerine göre tam anlamıyla manuel bir Leica ile diyafram ve perde hızını zihinden hesaplayabilen bir fotoğraf efsanesi.  Kendisi şu anda dijital çekim yapmakta ve Genesis albümünü komple dijital olarak tamamlamıştır. 
 
 
Günümüzde şöhreti yakalamış olan  sadece analog ya da hem analog hem dijital çeken fotoğrafçılar; Jay Maisel, Alec SothAnders PetersenBruce Gilden, Joel Meyerowitz, Trent Parke, Sally Man, Mark CohenMartin Parr, Micheal Kenna .. 
 
 
 
Unutulmuş Bir Felsefenin Tekrar Çağrılışı
Analog fotoğrafla kazanımları kısaca sıralayacak olursam; felsefe ve tarih meraklı birisi olarak şunu söyleyebilirim; bir zen felsefesinde olduğu kadar olmasa da yeni bir felsefeye sizi çekeceğini ve 21.yy hızlı tüketim dünyasından uzaklaştırarak, tekliğin (kopyalanamayan) değerini daha iyi anlayıp, kaç adet fotoğraf ürettiğin değil, ne kadar kaliteli ürettiğinin önemli olduğunu bize tekrar hatırlatacak olan bir dünya olacağına emin olabilirsiniz.
 
Ne Zaman Analog Çekimlere Başlamalıyım
Her konuda olduğu gibi fotoğraf dünyasının da bir öğrenme eğrisi vardır. Önce temel fotoğrafçılığı öğrenir, (Diyafram, perde hızı, objektif, fotoğrafı işleme, vb..), sonrasında kompozisyonun ne olduğunu anlar, en sonunda ise ışığın ne olduğunu anlamaya başlarsınız ve ışıkla birlikte doğru anı yakalamaya çalışırsınız. 
 
Kısacası, ekipman aramaktansa, ışığı ve doğru anı aramaya başladığınız zamandır fotoğrafı anladığınız zaman.
 
Eğer artık ışığı ve doğru anı aramaya başladıysanız, sizin bir analog makine alıp, analog dünyanın tekniklerini öğrenip bir proje başlatmanızın zamanı gelmiştir. 
 
Eugene Smith
 
Disiplinli ve Çok iyi bir Hoca ile Çalışıyorsunuz
Bugün harika bir analog fotoğraf makinesini 250-600 TL’ye satın alabilirsiniz. Eğer Nikon sisteminiz varsa, hem dijital dünyadaki hem de analog dünyadaki lensleri  destekleyen bir sisteme sahipsiniz demektir.  Birkaç yüz liraya aldığınız makinenizle, her bir kare ortalamada 50-70 kuruşa denk gelecek şekilde çekimler yapabilirsiniz. Bu ne demektir?
 
 
Dijital fotoğraf çekiminde  o fütursuzca bastığınız deklanşöre artık, çok daha temkinli basmanız anlamına gelmektedir. Bu durum sizi gerçek anlamda disipline etmeye başlar.  Kompozisyonundan ve ışık ölçümünden daha emin olduğunuz fotoğraflar çekmenize  yardımcı olacaktır.
 
Analog fotoğraf, disiplinli ve çok iyi bir hocadan ders almak gibidir. Size umduğunuzdan çok daha hızlı ve kaliteli eğitim verecektir. 
 
Düşünerek Çekmek-Şiirler Üzerinde Derin Düşünülerek Yazılırlar
Dijital bir çekim sonrasında yüzlerce çöp fotoğrafla eve dönmek. Sonrasında kendine sormak; ben bu kareleri neden çektim diye. Hesap soran yok, kızan yok, laf eden yok :-) Dijital makinenin parasını verdim kardeşim, parasıyla değil mi? :-) Nasıl olsa artık her kare bedava.. İşte bu düşünce ileride daha değerli bir fotoğrafçı olmamızı engelleyen düşüncelerden birisi olarak görüyorum.
 
En güzel sözler, büyük bir birikimin ve derin düşüncenin eseri değil midir? Biz fotoğraf diliyle bir şiir yazmaya çalışıyoruz. Kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz.
 
Dilimiz fotoğraf dili, şiirlerimiz fotoğraflarımız.
 
En güçlü fotoğraflar üç noktadan beslenmez mi? İyi bir kompozisyon, iyi bir ışık ve kalplere hitab eden bir an.
 
Biz bu üçlünün peşine tüm bilincimizle düşmedikçe,  makinenin deklanşörüne daha iyi düşünmeden basmadıkça, kendimizde nasıl bir gelişme bekleyebiliriz ki!
 
Trent Parke
 
Işık Ölçümü!!
Fotoğraf çekerken, bir fotoğrafçıyı en çok zorlayan alanlardan birisinin ışık ölçümü olduğunu düşünüyorum. İnsan gözünün gördüğü basamak (stop) değeri 24 olarak kabül edilmektedir. Aslında gözümüzün böyle bir yeteneği olmasa da beynimiz sayesinde insan 24 basamak değerine çıkabilmektedir. Bir manzaraya bakarken gözümüzün önünde bulunan bölgeyle, gökyüzünü birleştirerek (kısaca HDR yaparak) görürüz. Bu sayede beynimiz sayesinde bu değere ulaşabilmekteyiz.
 
 
Her ne kadar, dijital  ve analog dünyada (DSLR ve 35mm) fotoğraf makinesi için bu oran teoride 14-15 basamak değerinde denilmekteyse de gerçekte bu değer 8-12 basamak değerinde gezmektedir. 
 
Dijital dünyada sensörün zaafiyeti ışığı bol olan, parlak bölgelerdir. Eğer film dünyasında da bulunmak istiyorsanız, endişelenmeniz gereken bölge, ışığı fakir olan bölgeler olmalıdır. Kısaca pozlama (exposure) uygulaması yaparken şunu söyleyebiliriz;
 
¨Film çekerken siyah’a, dijital çekerken beyaz’a dikkat et!¨
 
Filmle çekim yaparken gökyüzünde ya da fazla ışık düşmüş bölgelere kolay kolay patlamalara rastlayamazsınız. Genelde parlak bölgeler filmde kurtulur.  Öte yandan analog dünyanın zafiyeti karanlık bölgelerdir. Bu sebeple, ışık ölçümünü nereden alacağınızı bu bilgiyi anımsayarak gerçekleştirmelisiniz.
 
Dijital fotoğrafta hatanın telafisi mevcuttur. Patlamış olan gökyüzünü LCD ekranda görür ve tekrar ışık ölçümü yapar ve patlamayı giderebilirsiniz. İşte analog fotoğrafı bu anlamda da seviyorum. Benim kafama vura vura doğru ışık ölçümü yapmayı zamanla bana öğretiyor. Hatalı mı ölçtüm, karanlık bölgelerde istediğim detay yok mu? Öğren kardeşim der sana, öğren.. Çünkü hayatta pek çok şeyin telafisi yoktur. Ağızdan çıkan kırıcı bir sözün, trafikte dikkatsizliğin vs.. Sana temkinli olmayı böyle öğretiyor analog dünya. Gerçek hayat gibi.. :-)
 
Bunu desteklercesine Leica, 2014 senesinde Leica M serisinin 60.yıl dönümü dolayısıyla  LCD ekranı olmayan dijital M serisi çıkarmıştır. The M Edition 60
 
Siyah/Beyaz Baskı
Daha önceki yazılarımı okuma fırsatı bulduysanız, bir agrandizör baskının yerini şu ana kadar dijital baskıda erişilemediğinden bahsetmiştim. Agrandizör ile yapılan bir baskının kaltesi ve çekiceliğine dijital fineart dünyasında hala ulaşılamamıştır. Bugün Micheal Kenna, Junku Nishimura gibi fotoğrafçılar, sadece siyah/beyaz negatif film çekmekte ve agrandizör baskı yaparak sergi ve kitaplarında fotoğraflarını yayınlamaktadırlar. 
 
 
Bu yazımda, film dijitalden iyidir, ya da dijital filmden daha iyidir gibi bir çıkarım yapmak istemiyorum. Günümüz dünyasında özellikle bu güzel ülkemdeki fotoğrafa gönül vermiş arkadaşlarıma, bu dünyanın da farkına varmalarında yardımcı olmak istiyorum. Analog dünyada çok güzel bir öğreti mevcut, onu yakalayıp kendinize göre yorumlamak sizlerin elinde. Benim tavsiyem fotoğrafa gönül vermiş bir fotoğrafçının, hem dijital hem de analog fotoğraf dünyasında bulunmalarının doğru bir seçim olacağı yönündedir. 
 
Film ya da dijital çekmek, sadece görüntüyü bir medyaya kaydetme metodudur. Elbette dijital dünyanın analog dünyaya göre pek çok güzel özellikleri var, ama günümüz fotoğrafçılarını dahi içerisine çeken o gizemli analog dünyasını ıskalamamanın önemini belirtmek istedim.
 
Kullandığım ve önerdiğim 35mm Analog Fotoğraf Makineleri
Nikon F100-Otomatik Odaklama-SLR
Nikon FE-Manüel Odaklama-SLR
Nikon FM3A-Manüel Odaklama-SLR
Leica M7-Manüel Odaklama-Rangefinder
Contax G2-Otomatik Odaklama-Rangefinder
Contax T3-Basçek
 
Durağan Fotoğraf Dünyasında-Orta Format
Hasselblad C serisi-Tamamen Manüel
Rolleiflex Twins-Tamamen Manüel
Mamiya 7-Manüel Odaklama-Rangefinder
 
 
 
 
 
 
 
 
]]>
(Haluk Safi) 35mm Analog B&W B/W analog dijital fark film format neden orta siyah/beyaz https://www.haluksafi.com/blog/2015/2/analog-mu-dijital-mi-ya-da-her-ikisi-de-mi Tue, 03 Feb 2015 13:56:43 GMT
Kişisel Fine-Art Fotoğraf Printer-Yazıcı Seçimi https://www.haluksafi.com/blog/2014/12/fotograf-printer-yazici-secimi Ünlü Macar fotoğrafçı Andre Kertesz'in çok güzel bir sözü vardır. "Teknik önemli değildir. Teknik fotoğrafın kanında zaten vardır. Olay ve ruh hali ışıktan ve teknikden çok daha önemlidir."

Yazılarımda size derin teknik içerikli bilgi aktardığımın farkındayım. Mümkün olduğunca sizlere, fotoğrafı doğru çekebilmek ve doğru sunabilmek için gerekli olan teknik bilgiyi vermeye çalışıyorum.

Ancak fotoğrafçılık konusunda derin teknik bilgiye sahip olmanız, güzel fotoğraflar çekeceğiniz anlamına gelmeyecektir. Sadece derin fotoğraf teknikleri bilgisine sahip olmanızı sağlayacaktır. Ya da bir Leica, Nikon-Canon Full Frame makine ve lens sahibi olmanız, sizi iyi bir fotoğrafçı yapmayacaktır. Sadece Leica, Canon ya da Nikon sahibi yapacaktır. :-)

Fotoğraflarınızın yüzlerce beğeni alması, fotoğraflarınızın gerçekten iyi olduğunu da göstermeyecektir, sadece sizin iyi bir e-pazarlama uzmanı olduğunuzu gösterecektir. :-) Aynı şekilde fotoğraflarınızın az beğeni alması, sizi kötü bir fotoğrafçı yapmayacaktır. Unutmayalım, pekçok fotoğrafçı ve ressam öldükten sonra eserleri beğenilmiş ve taklit edilmiştir. Einstein'in dediği gibi "Takdir ediliyorsan değil, taklit ediliyorsan başarmışsındır demektir.” 

Sunmak istediğiniz fotoğraflarınızı kendiniz basmak istediğinizde yazıcı-printer seçimi gerçekten çok bilinmeyenli bir denklem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir fotoğrafçı onlarca yazıcı arasında, hangi özelliklere sahip olan bir yazıcı seçilmelidir ki, satın aldıktan sonra pişmanlık duyulmasın. 

Bu sebeple ilk önce size bu işin temel teknolojilerini tanıtacağım, sonrasında, kişisel fotoğraflarını basmak isteyen fotoğraf tutkunları için bazı kıymetli yazıcıları tanıtacağım.

Yaşınız uygunsa ve film dünyasından geliyorsanız, siyah-beyaz film dünyasındaki bir agrandizör baskının yerini, kolay kolay dijital bir baskının alamayacağını bilirsiniz. Peki dijital baskı dünyasının durumu gerçekten böyle mi?  

Baskı talebiniz ister siyah beyaz, ister renkli olsun, dijital dünyada bu alanda çok büyük gelişmeler kaydedilmiş fine-art adı verilen baskı kalitesine, dijital dünyada, büyük teknik gelişmeler sonucunda ulaşılabilmiştir. Her yazıcıyla mı, tabiki hayır, özel yazıcılar ve özel baskı teknikleriyle.

Dijital dünyada temelde kullanılan iki baskı teknolojisi mevcuttur. Dye-Sublimation ve inkjet. Dye-Sublimation tekniği genelde baskı işini profesyonel olarak gerçekleştiren baskı kırtasiyeleri tarafından tercih edilmektedir. Termal teknik kullanılarak sabit tonlarda kağıdın üzerine basılması ve kaplanması tekniğine dayanmaktadır. Bu tekniğin en büyük zaafiyeti ise, fotoğraf kağıtlarınızın, sadece tek bir firmaya bağlı kalarak, satın alınması zorunluluğu ve genelde sRGB standardını desteklemesidir.

Bu teknolojiyi kullanan, biz son kullanıcılara hitab eden yazıcılar, Canon Shelby ve Paloroid Pogo serileridir.

Inkjetler
Son kullanıcılara hitab eden, fotoğraf dünyası için üretilen yazıcıların tamamı inkjet yazıcılardan oluşmaktadır. Inkjet yazıcıların temelde kullandığı teknoloji, nozullardan püskürttüğü her bir rengi kendi içinde önce karıştırarak inanılmaz küçük bir ebatda püskürtmesi mantığı ile tasarlanmıştır. Teknolojinin tam olarak içinde olan birisi olarak bir nozulun ebadını hayrete düşerek okumuştum. (1 damla ebadı 1 litrenin trilyonda biri ) Picolitre olarak ölçülmektedir.

Inkjet Kafaları
Bir inkjet yazıcının ana sistemi burasıdır. İki tipi mevcuttur; Piezoelectiric ve termal. Piezoelektrik teknolojisi Epson tarafından kullanılan ve temelde yazıcının baskı esnasında ihtiyacı kadar mürekkep püskürtmesini elektrik sinyalleriyle sağlayan bir teknolojidir. Termal teknolojisi ise Canon tarafından kullanılmakta olup, temelde mürekkebin ısıtılarak her defasında sabit miktarda mürekkebin püskürtülme teknolojisine dayanmaktadır.  Her iki teknolojinin baskı kaliteleri oldukça birbirlerine benzemektedir. Ancak her ikisinin de işletmede birbirlerine göre avantaj ve dez avantajları mevcut olup, birisi için diğerine göre daha iyi denilemez. Burada bu detaylara girmeyeceğim.

Neden Bu kadar Fazla Renk Kartuşu Mevcut?
Yukarıda püskürtülen inkjet tanecik ebatlarından bahsetmiştim. Her ne kadar baskı için kağıdın üzerine püskürtülen mürekkep tanecikleri, picolitre ebatlarına kadar küçülse de, özellikle açık tonlarda tanecikler arasındaki boşlukları, inkjet teknolojinin ilk çıktığı yıllarda görmek mümkündü. Bu problemle başedebilmek ve RGB renk uzayını olabildiğince kapsayabilmek amacıyla kartuş sayısı özellikle açık tonlar sebebi ile artırılmıştır.

Sonuçta kafa sayısı arttıkça yazıcınız RGB uzayına gittikçe yaklaşır ve renk uzay kapsamınız artar. Bunu bir para tuzağı gibi görmeyin, ne kadar fazla renk kartuşu o kadar RGB uzayını kapsama olarak görmelisiniz. Bunu kaliteye verilen para olarak değerlendirebilirsiniz.

Renkli kartuş sayısı adedinin fazla olmasının bir benzeri durumu, siyah/beyaz baskılarda ihtiyaç olarak görülmektedir. Özellikle ilk zamanlarda siyah/beyaz baskı alabilmek amacıyla, yazıcılarda renkli kartuşlardan faydalanılmış, sonuçta üzerinde renk tonları hatası olan (color cast)  karşılaşılmıştır. Epson ve Canon firmaları bu problemin üstesinden gelebilmek amacıyla, gri tonları renkli mürekkepler yardımıyla üretmek yerine, bizzat gri tonları sayısı artırımına gitmiş ve bu sayede siyah/beyaz baskı kalitelerini artırabilmişlerdir. Nereye kadar, hala bir yere kadar, çünkü gelebildikleri seviye agrandizör baskı tekniklerini kullanan bir finerart sanatçısını tam olarak tatmin edecek seviyede olmamıştır.

Bu sebeple Amerika ve Avrupa’da Karbon Pigment İnkjet baskı tekniği doğmuştur.

Karbon Pigment -Piozeelectric Baskı Tekniği 
Epson yazıcılar kullanılarak, 6-7 adet gri tonda karbon pigment mürekkepten, genelde fine-art kağıtlar üzerine baskı alabilmek için amacıyla üretilmiştir. Ben bir set bu mürekkeplerden sipariş ettim ve 350TK'ye kullanılmış olarak aldığım Epson R2100 değerindeki yazıcıyı sadece siyah/beyaz fotoğraf baskı alabilmek amacı ile bu işe adadım. Ar-Ge’mi bu sene tamamladığım zaman ülkemizde bu tekniği kullanarak ilk baskı alan kişi olacağımı tahmin ediyorum. Şu ana kadar bu tekniği ülkemizde kullanan bir kırtasiye ya da fine-art baskı merkezine rastlamadım. Eğer Avrupa ve Amerika’lılar yaptılarsa ben de yapabilirim. :-) 

Merak eden arkadaşlar, aşağıdaki linkte teknoloji hakkında detaylı bilgi sahibi olabilir.

http://www.piezography.com/PiezoPress/state-of-the-state-of-the-arts/

DPI (Dot Per Inch) Gerçeği
Yazıcı dünyasındaki DPI değeri ile ekrandaki karıştırılmamalıdır. Buradaki hesap her bir inç için (2,54cm) kaç adet nokta bastığı hesabıdır. Inkjet dünyasında bir fotoğrafın baskısı bilgisayarınızda 240-300dpi çözünürlüğe sahipse, baskı alabilmek için gerekli olan çözünürlüğe sahip olarak görebilirsiniz. Bazı yazıcılarda 1440x720 dpi, 2880x720 dpi, 1200x1200 dpi, hatta 2400 ve 4800 dpi kadar yukarı seviyelere çıkmaktadır. Burada kıymetli olan baskı çözünürlüğü miktarı değil gözünüze güzel görünen ve detayların kaybolmadığı baskı kalitesini yakalayabilmektir. Burada baskı için seçtiğiniz fotoğraf kağıdı seçtiğiniz yazıcı, mürekkep kadar önemlidir!

Hangi Ebatta Fotoğraf Yazıcısı Satın Almalıyım
Eğer sadece 8x13 ya da benzeri baskılar yapacağım diyorsanız bu durumda yazıcı satın almayın derim. :-) Bu ebatlarda piyasada bulunan fotoğraf baskısı yapan dükkanlar, pekala bunu gayet güzel sRGB standardında yapmaktadır.

Eğer hedeflediğiniz baskı ebadı A4 ve üzeri ise bir yazıcı satın almaya değer görmekteyim. Hatta biz tutkulu fotoğrafçılar için A2 ebadına kadar baskı alabileceğiniz, masanıza koyduğunuzda hala kabul edilebilir ebatta olan Epson Stylus 3880 yazıcı dahi mevcuttur.

Hangi Yazıcı
Günümüzde profesyonel yazıcı öncüsü olarak Epson görünmektedir. Epson Stylus seri yazıcılarını, Canon Pixma yazıcı serisi takip etmekte, Canon’u ise HP Photosmart. 

Yazılarımı genelde ileri amatör dünyasına hitaben yazdığım için burada ileri amatörler ve profesyoneller için olan ürünlere değinmek istiyorum. 

Evinizde ploter ebadında bir yazıcı durmasına pek tahammülümüzün olduğunu sanmıyorum. :-) Bu sebeple aşağıda masaüstü baskı alabileceğiniz yazıcılardan bahsedeceğim. 

Canon Pixma Pro 1
Son dönemde ileri amatör fotoğrafçılar  için geliştirdiği Canon Pixma Pro 1 yazıcısı ile Canon Epson’un peşine bırakmayacağının işaretini vermiştir.

1 adet mat mürekkep, 1 adet Photo mürekkep ve üç adet ilave gri tonlamasıyla siyah/beyaz baskı için iddialı bir giriş yapmıştır. 7 renkli mürekkebi ile toplamda 12 kartuşa sahip olan Pro 1 sahip olduğu renk gamutu ile de oldukça tatminkar sonuçlar göstermektedir.

Canon konusunda seçim yapmadan önce Canon Pixma Pro-10'u da incelemenizi tavsiye ederim.

Fine-Art Gurusu-Epson
Epson’a baktığımız zaman hem amatör, ileri amatör hem de profesyoneller için geniş ürün gamı sunmaktadır. 

Epson  A3+ ebadına kadar baskı almak isteyenler için Epson Stylus R3000, Epson Stylus 3880 modelleri evinizde masanızın bir bölümünü işgal edip, size galeri kalitesinde A2 baskılar sunabilen yazıcılardır. 

Epson Stylus Photo R3000
UltraChrome K3 mürekkep teknolojisini ve MicroPiezo AMC kafasını üzerinde barındıran, herbiri 25,9ml kapasiteli 9 adet kartuşa sahip, 5760x1440 gibi çok yüksek çözünürlüklü bir yazıcıdır. Epson R3000, 9 kartuştan 4’ünü siyah tonlara ayırmıştır. İster mat siyah, ister photo siyah kullanarak, ilave 2 gri ton mürekkebi kullanarak çok yüksek kalitede siyah beyaz baskı alabilme imkanı sunabilmektedir.

Eğer baskı ebadı hedefiniz A4 ve A3 fine-art baskı ise harika bir printer diyebilirim. 2 yıl boyunca son derece memnun bir şekilde kullandım. Kullanılmış olarak satın aldım ve hiçbir sorun yaşamadan sattım. 

Epson Stylus Pro 3880
A2+ ebadında, tepeden baslemeli, kesilmiş kağıtları kabül eden bu yazıcı, ileri amatör  ve profesyonel fotoğrafçıların  kullanabilecekleri ve Epson R3000’den sonra en çok beğendiğim yazıcı diyebilirim. Teknolojisi Epson R3000’e göre bir miktar daha eski olsa da, baskı kalitesinde bir fark göremiyorsunuz. Baskı kalitesi açısından aralarındaki fark yok denecek kadar az diyebilirim.

Önden beslemeli olarak 1,5mm kalınlıkta fine-art kağıt baskı alma olanağı bulunmaktadır. 

Sahip olduğu MicroPiezo AMC yazıcı kafası sayesinde maksimum 2880x1440 çözünürlükte baskı alabilirsiniz. Sahip olduğu 9 adet büyük kartuşlarıyla, doğru kağıt seçimi ile geniş RGB gamutunu kapsamakta, yine sahip olduğu geniş kafası sayesinde kağıt tipinize göre Photo Black ya da Matte Black mürekkep tiplerini otomatik seçmektedir. (Daha önceki yazımda bahsettiğim üzere, Mat kağıtlarda, yazıcılar mat siyah mürekkep, yarı parlak ve parlak kağıtlarda ise Photo siyah mürekkep kullanmaktadırlar.) Püskürtebildiği en küçük mürekkep ebadı, 3.5 picolitredir.


6 aydır kullanmakta olduğum Epson 3880, Epson R3000'den aşağı kalmayan baskı kalitesiyle, A2 ebadında fine-art çıktılar alabiliyorsunuz.

 

Çektiğiniz fotoğrafların sizin istediğiniz renklere ve tonlara en yaklaşan şekilde sunmak istiyorsanız, bu konuyu kırtasiyelerin insiyatifine bırakmaktansa, kendi yazıcı seçimini yukarıdaki kriterlere göre yaptıktan sonra, fotoğrafınızın yazıcıdan yavaş yavaş çıkışını, kahvenizi yudumlarken seyretmelisiniz.

Işığınız güzel, yakaladığınız anlar unutulmaz olsun. :-)

 

 

 

 

 

 

 

 

]]>
(Haluk Safi) 3880 Canon Epson Photo Pixma Printer Pro Pro-1 Pro-10 R3000 Stylus baskı fine-art fotograf print secim secimi yazdırma yazici https://www.haluksafi.com/blog/2014/12/fotograf-printer-yazici-secimi Sat, 27 Dec 2014 12:10:30 GMT
Renk Yönetimi- Baskıya Geçiş-3/3 https://www.haluksafi.com/blog/2014/5/renk-y-netimi--bask-ya-ge-i--3/3 Baskı dünyasının öneminin farkındalığı, ülkemizde oldukça düşük seviyededir. Bunun temel sebeplerinden birisi, kültürümüzde duvarlarına resim ya da fotoğraf asma ve bunların koleksiyonlarını yapma alışkanlığının yeterince gelişmemiş olmasına dayanmaktadır. Bugün batı dünyasında, üzerine bir kıyafet alma ihtiyacına benzer bir alışkanlıkta, evlerinin ve ofislerinin duvarlarına resim ya da fotoğraf ile giydirme alışkanlığı vardır. Aslında hiç de büyük paralar ödemeksizin, gösterişten uzak, büyük bir tutkuyla bunu gerçekleştirmektedirler. (Galerilerde satılan ve yatırım amacıyla koleksiyoncular tarafından satın alınan eserleri kastetmiyorum.) Gerçekten gönülden gelerek, üzerine aldığı kıyafet gibi, duvarını güzel bir eserle giydirmekten bahsediyorum.

İşte bu sebepledir ki, batı dünyası fotoğrafı bir sanat eseri olarak kucaklamış ve siyah beyaz filmle çekilen fotoğrafların gümüş jelatin baskılarını (agrandisör aracılığı ile yapılan baskı şekli) son yüzyılda duvarlarına asmışlardır. 

Artık fotoğraflarınızı bir sanat severin duvarına asabileceği seviyede ya da iftiharla sunacağınız serginizin duvarında sizin belirlediğiniz renk ve tonlarla, kırtasiyenin değil, sergilenmesi için basmak istiyorsunuz. 

Bu seviyede kaliteli baskı almak için bir miktar emek harcamanız gerekecektir. Unutmayalım, sadece bir adet fineart seviyesinde gümüş jelatin baskıyı alabilmek, eskiden bir kaç saatlik mesainin eseri olabilmekteydi. Tek bir baskıdan bahsediyorum. Oysa dijital dünyada tutarlı baskı tekniğini yakaladığınız andan itibaren çok daha kısa sürede baskılar alabileceksiniz.

Kaliteli bir baskının önünde bazı engeller bulunmaktadır. Bunlara da bir miktar değinmek istiyorum.

Mürekkepler: Eğer sahip olduğunuz yazıcı ile aynı marka ‘da kağıt ve mürekkep kullanıyorsanız hayatınız oldukça kolay olacaktır. Ancak benim gibi farklı mürekkep ve kağıtlar kullanmak istiyorsanız, mutlak surette mürekkep ve kağıda göre yazıcınızı tekrar kalibre etmeli ve bu kalibrasyonu içinde barındıran ICC profilleriyle baskınızı almalısınız. Aksi halde farklı marka ve mürekkeple başarılı olabilme şansınız bulunmamaktadır.

Diğer bir konu ise pigment ve dye mürekkeplerdir. İleride belki bu konuda bir bilgilendirme yazısı paylaşabilirim. Ancak bu aşamada şu bilgi yeterli olacaktır. Dye mürekkepler "boyar madde" bazlı olup yazıcılarda baskının birkaç yıl yaşaması amacıyla üretilmiş olan baskı türleridir. Bu alanda dünyada ar-ge çalışmaları devam etmekte olup dye mürekkeplerde bu sürenin 20-30 yıla çıkarması hedeflenmektedir. Bazı markalar bunu başarmışlardır.

Bu sebeple baskınızın uzun yıllar bozulmaksızın duvarları süslemesini talep ediyorsanız ya da koleksiyoncuların alabileceği şekilde 100 sene ve üzeri baskılarınızın bozulmadan kalmasını istiyorsanız, özel mürekkep tipi olan pigment mürekkep dünyasına ve kimyasalsız-fineart baskı kağıdı dünyasına geçmeniz gerekecektir.

Bu aşamada sizleri Çin malı dye mürekkepler konusunda uyarmak isterim. Kırtasiyeler tarafından tercih edilen bu mürekkepler ile çok kısa sürede baskılarınızın renklerinin ve tonlarının bozulacağını gözlemlersiniz. Bu durumun temel sebebi baskı aldığınız firmanın, fiyatı sebebi ile Çin malı mürekkepler tercih etmesinden kaynaklanmaktadır.

Baskıda Aldığınız Fotoğrafların Ekrana Göre Karanlık Olması Problemi:  Monitörler arkadan beslenen bir ışıkla aydınlatılmaktadırlar. Bu sebeple fotoğraflarımız gerçek hayattan bir miktar daha aydınlık şekilde gözümüze görünürler. Profesyonel monitörlerde bu problem parlaklık değeri rakamsal olarak ayarlanarak bertaraf edilir. Ancak Eizo ya da Nec gibi profesyonel monitörünüz yoksa, bu durumu bir miktar deneme yanılma metodu ile bertaraf edebiliriz. Bunun temel sebebi monitörler arkadan aldığı ışıkla son derece aydınlıkken, baskı aldığımız kağıtlar yansıyan ışıkla beslenirler. Bu sebeple ekranınızın aydınlığını hesaba katarak, “Curve” yardımıyla fotoğrafınızı baskı öncesinde bir miktar aydınlatmanız gerekecektir! Evet aydınlatmanız. Bunu ise hedef baskı ebadından daha küçük ebatlarda gerçekleştireceğiniz taslak baskılarla sağlayabilirsiniz. (Talep eden arkadaşlarımız olduğunu takdirde, düz zemine sahip bir tarayıcı vasıtasıyla, baskı eğrisinin (curve) nasıl oluşturulabileceği bilgisini paylaşabilirim.)

Bu noktadan sonra sizlerle renkli bir baskının nasıl alındığı ve Photoshop ’ın zorlu baskı alma ekran kutucuklarını nasıl kullanılması gerektiği bilgisini paylaşacağım. Baskı almak için Photoshop ekranları neden bu denli zorlu? 

Dijital baskının gün be gün gelişerek, yavaş yavaş da olsa bir gümüş jelatin baskı seviyesine yetiştiğini görebilmekteyiz. 

İşte baskının değerini bilen ve kaliteden kolay kolay vazgeçmeyen batı dünyasının talebi üzerine, son derece ince ayarlar gerektiren fineart ya da grafik baskı tekniklerine ulaşabilmek amacı ile, oldukça detaylı Photoshop baskı ekranları bulunmaktadır. Aşağıda Mac kullanıcıları için İngilizce ekranların tarifini yapacağım. Windows ekranlarında büyük bir farklılık bulunmamaktadır. Adobe Photoshop,  hem Mac hem de Windows dünyasına yazıcı diyalog kutuları arasında büyük bir fark bulunmamaktadır.  

Menü ’den Baskı (Print) seçeneğini seçtikten sonra ekrana aşağıdaki şekilde bir diyalog kutusu gelecektir. Bu kutunun sol tarafında basmak istediğiniz fotoğrafın ön izlemesi (preview) sağ tarafında ise sizin en üst kalitede baskı alabilmenizi sağlayacak olan detaylı seçim alanları mevcuttur. 

Printer (Yazıcı) kutucuğundan, baskınızı göndermek istediğiniz yazıcı seçilir. Benim diyalog kutumda Epson Stylus Photo R3000 yazıcı seçilmiş durumda.

Color Handling: (Renk Yönetimi)
Bu kutucukta rengin kim tarafından yönetileceği belirlenir. Siyah/beyaz bir baskı yapmayacaksanız, Photoshop Manages Color (Photoshop Rengi Yönetir) seçilmelidir. (Epson R3000 ve üzeri serisi yazıcıların en büyük üstünlüğü kullandığı 3 adet siyah/gri tonu vasıtasıyla oldukça yüksek kalitede siyah/beyaz baskı yapabilme kabiliyetine sahiptir. Siyah/Beyaz baskılarda Printer Manages Color- "Yazıcı Rengi Yönetir" seçilmelidir.)

Eğer baskı alacağınız fotoğraflar renkli ise "Photoshop Manages Color" seçilmeli ve bundan sonraki ayarlar dikkatli bir şekilde devam edilmelidir.

Bu aşamadan sonra, Photoshop hangi ICC profili ile baskı yapacağınızı sizden bekleyecektir. Kullandığım kağıt ve mürekkebe göre yazıcıyı kalibre ettiğim ICC profilini benden beklemektedir. Daha önce bahsettiğim gibi, eğer yazıcınızla aynı marka kağıt ve mürekkep kullanıyorsanız burada çok endişeli olmanıza gerek yoktur. Zaten yazıcı firmasının web sitelerinin destek bölümlerinden indirdiğiniz ICC profillerini seçerek yolunuza devam edebilirsiniz.

Printer Profile (Yazıcı Profilleri) seçildiği zaman ekrana hafızada var olan ve sizin sonrasında oluşturduğunuz tüm ICC profilleri gelecektir. Bu sebeple sizin sonradan tanımladığınız yeni bir profil oluştururken, hatırlatıcı ve ayırd edici isimler vermeniz son derece kıymetlidir.

Diğer ayarlar:
Send 16-bit Data: Eğer fotoğrafınız 16 bit ise bu ayarı seçin. Ama şimdilik böyle bir seçime ihtiyaç bulunmamakta.

Onun altındaki ayar seçimi Normal Printing olmalı, sonrasında Relative Colorimetric (Göreli Kolorimetrik) ve Black Point Compensation (siyah nokta telafisi) seçili bulunmalıdır. 

Ayrıca Soft Proof, yani kağıt ve mürekkebin nasıl uyumlu olacağını ekranda denemek amacı ile kullanılanılan Match Print Colors, Gamut Warning ve Show Paper White ayarları seçilmeden kalmalıdır.

Ayrıca ekranı aşağı doğru kaydırdıkça başka ayarlar da gözünüze çarpacaktır. Scaled and Print Size (Ölçekli ve Baskı Ebadı) ayarlar kesinlikle ellenmemesi gereken ayarlardır. Çünkü bu aşamada fotoğrafınızın ebatları ve ölçeği ile oynanmamalı, baskı işlemi öncesinde bu işlem tamamlanmalıdır.  

Printer Marks, Functions ve Postscript Options Disabled seçimlerini boş bırakın.

Henüz ayarlarımız bitmedi, aman dikkat bu aşamada yazıcıya gönderme gibi bir hataya düşmeyin. Ayarlarımız devam ediyor.

Buraya kadar, Photoshop'a baskı alacağımız kağıt için ICC profilini belirttik ve Photoshop'a nasıl renk yönetimi gerçekleştireceğini anlattık. Buradan sonra ise yazıcının driver'ına (sürücü yazılımına) bazı bilgiler aktarabilmek için diyalog kutusunun ikinci satırındaki  Printer Settings (Yazıcı Ayarları) düğmesinden faydalanırız. Bu düğmeye bastığınızda ekranda, aşağıdaki şekilde bir diyalog kutusu belirecektir.

 

Sahip olduğunuz inkjet yazıcıda pek çok çeşitte kağıt kullanabilirsiniz. Baskılarımda mat kağıtları tercih ettiğim için "Matte Ink" yani mat mürekkebi genelde kullanmaktayım. Bu ekran üzerinde kağıt çeşidi ya da yazıcı ayarları değiştirme ihtiyacı duyduğunuzda, Mac dünyasında oldukça gizlenmiş bir şekilde diyalog kutusuna ulaşabilirsiniz. Bu ekranda önce "Layout" 'u (Yerleşim) tıklar ve açılan seçimlerden "Print Settings" 'i (Yazıcı Ayarları) seçersiniz.

 

Bu seçim yapıldıkta sonra ekrana aşağıdaki diyalog kutusu açılacaktır.

Kullandığınız kağıt tipine göre, bu ekrandan kağıt seçilmelidir. İleride kağıt tiplerine değinen bir yazı yazabilirim. Ama kısaca anlatmak gerekirse, parlak fotoğraf kağıtları-Photo Paper, mat kağıtlar-Matte Paper, genelde pamuklu yapıya sahip olan (Pirinç ya da bambudan yapılanları da vardır) -Fineart kağıtlar, kullandığımız düz metin kağıtlarsa Plain Paper-Düz Kağıt olarak tanımlanmaktadır. 

Eğer farklı bir marka kağıt tipi yazıcınızda kullanacaksanız, her marka bu ekrandaki bir kağıt tipine de gönderme yapmaktadır. Bir önceki ekranda kağıt tipine göre uygun ICC profilini seçtikten sonra, bu ekranda ilgili kağıda gönderme yapan bir kağıt tipi seçilmelidir. 

Yine kağıt tipine göre siyah mürekkep tipi bu ekranda belirtilir. Ancak kullandığınız kağıt tipi Photo Paper yani parlak ise zaten mürekkebi "Photo Ink" haline getirdiğinizi düşünerek, seçim yaptırmaz. (Yazıcınızda aktif mürekkebin Photo Ink olduğundan emin olunuz.) Yine aynı şekilde Mat kağıt seçimi yaptıysanız, yazıcı üzerinden Mat Ink seçimi yaptığınızı  kabul ederek, ayarı Matte Ink'e alıp seçim yaptırmaz. (Yazıcınızdaki aktif mürekkebin Mat Siyah olduğundan emin olun.) Mürekkep tipinin seçilebildiği kağıt tipi Plain Paper'dır. Bu kağıt tipini kullanıyorsanız, yazıcı üzerinde hangi siyah mürekkep aktif ise, onunla devam edin. Photo Ink'se Photo Ink, Mat Mürekkepse mat mürekkep. Bunun sebebi bu tür inkjet yazıcılarda aktif siyah mürekkep değiştirilirken bir hayli zaman ve mürekkep harcanmaktadır.

Print Quality 1440 dpi ya da yazıcınız ve resim çözünürlüğünüz destekliyorsa daha yüksek DPI seçilebilir. (DPI dot per Inch-yani 1 Inç mesafesinde inkjet nokta adedi. Teknolojiyi görüyor musunuz, 2,5 cm'ye 1440 adet nokta basıyor. :-) Adamlar yapmış.)  High Speed seçili kalmalıdır. Fotoğraflarımız 16bit'den küçük oldukları için 16 bit/channel seçili olmasına gerek yoktur. 

Seçimlerden yoruldunuz mu. Olaya bir de bu gözle bakın. Artık bir endüstri standardı olan Photoshop'ı kullandıkça, ne denli derin bir yazılım olduğunu anlıyor ve ortaya konan emeğe ve mühendisliğe her geçen gün biraz daha hayran kalıyorsunuz. Dünyada Photoshop'ın tamamını bilen kaç insan vardır çok merak ediyorum. :-) Emin olun bir kaç yüzü geçmez, yazılım o denli derin! En büyük şansımız, sadece fotoğraflarımızı işlemek ve basmak için ihtiyacımız olan kısmını öğrenmek zorunda oluşumuz.

Andre Kertesz'in fotoğrafçılık adına söylemiş olduğu bu değerli sözle, Renk Yönetimi serimi tamamlıyorum.
 
"Görmek yeterli değildir, fotoğrafı hissetmelisiniz!"
 
Sevgiler,
Haluk Safi
 

 

 

 

 

]]>
(Haluk Safi) Baskı Fineart Photoshop Photoshop'da Print in https://www.haluksafi.com/blog/2014/5/renk-y-netimi--bask-ya-ge-i--3/3 Sun, 11 May 2014 14:12:05 GMT
Renk Yönetimi- Monitör Seçimi-2/3 https://www.haluksafi.com/blog/2014/4/renk-y-netimi--monit-r-se-imi-2/3 Çevremde fotoğraf tutkunlarının, fotoğraf seçimi ve işlenmesinin en önemli parçası olan monitöre yeterince önem vermediklerini görüyorum. Aslında günümüz fotoğrafçılığın en önemli parçalarından birisi olan monitörün, hak ettiği değeri alamamasını biz fotoğraf tutkunlarının bir kez daha sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Gelişen teknolojiyle birlikte, geçmişte sadece profesyonellerin erişebildiği monitörlerin benzerlerine insani fiyatlarla :-) artık sahip olabilmek mümkün.

Profesyonelseniz ve fotoğraf işleme konusunda renk dünyasında çok hassas çalışmam gerekir diyorsanız, monitör seçiminde önerebileceğim iki marka mevcuttur. Birisi Eizo diğeri ise Nec. Eizo Türkiye ülkemizde faal olarak bulunmaktadır, lakin Nec firması ne kendisi ne de bir distribütör aracılığı ile ülkemizde mevcuttur. Bu durum da profesyonelleri genelde Eizo satın almaya itmektedir.

 

Bu iki markanın dışında biz fotoğraf tutkunları için geliştirilmiş daha hesaplı monitör dünyası da bulunmaktadır. Bunlar içerisinde özellikle windows dünyasındaysanız bir miktar daha şanslısınız. 

Monitör teknolojilerinin gelişmesi ile birbirinden farklı teknolojide monitörler piyasada mevcut olup, bu büyük çeşitliliğin içerisinden doğru monitörü seçmek gerçekten büyük bir sorun durumundadır. Bu yazı sayesinde bu seçimi çok daha rahat yapabileceğinizi sanıyorum. 

Bir monitör seçerken pek çok teknik parametreye göz atmanız gerekmektedir, aşağıda bunları kısaca anlatıyorum.

Twisted Nematic (TN) ya da IPS Teknolojisi
Dünyada teknolojideki son trendler doğrultusunda şu anda temelde iki teknoloji kullanılmaktadır. Yaygın olarak kullanılan Twisted Nematikj (TN) panel monitör teknolojisi ve IPS (Inline Phase Switching) panel monitör teknolojisi. 

Fotoğraf monitörü olarak düşünüldüğünde temel sıkıntıları şu şekilde sıralanabilir. Günümüzde pek çok ekran kartının 24bit olduğu dünyada, bu monitörler sadece 6bit ile çalışmakta olup, doğal olarak sahip oldukları renk uzayları 8 bit olan IPS monitörlerden daha düşük seviyededir. Fotoğraf monitörü olarak diğer sıkıntıları ise, ekranda renk distorsiyon oranlarının yüksek olması, aynı zamanda farklı açılardan bakıldığında renk ve kontrast kayıplarının IPS monitörlere oranla yüksek seyretmesidir. TN monitörlerin sahip olduğu yüksek yanıt süreleri (response time) sayesinde, oyun bilgisayarları için idealdir. 

VA (Vertical Alignment LCD)TN ve IPS arasındaki bir teknolojidir. Performansları oldukça iyi olmasına karşın, forum sitelerinde yazılanlara göre bu performanslarını uzun süre sürdürememektedirler. Yoksa kontrast oranı, renk uzay kapsamı olarak oldukça iyi bir teknoloji olarak gözükmektedir. Eizo IPS haricinde VA teknolojisini de sunmaktadır. 

IPS monitörler; fotoğraf, video ya da grafik tasarım dünyası için üretilmiş monitörler olduklarını söyleyebiliriz. Genelde 8bit çalışma altyapılarıyla, sRGB ya da RGB renk uzaylarını kapsayan modellerini piyasada bulmak mümkündür. Ayrıca 170-178 derecelik görüş açısında dahi renklerde distorsiyon oluşturmamakta, aynı zamanda yüksek kontrast değerlerine sahip olabilmektedirler. TN/VA monitörlere göre oldukça pahalı olan bu teknoloji, zaman geçtikçe daha hesaplı hale gelmekte ve biz fotoğraf tutkunlarının erişebileceği seviyelere düşmektedir. 

Monitör Ebadı ve Ekran Oranları (Size / Aspect Ratio)
Ne kadar büyük monitör o kadar iyi!. Bu kuram tam olarak gerçekleri yansıtmasa da eğer fotoğrafçılık için yeni bir monitör tercihi yapacaksanız, minimum 24inç ile başlamanızı tavsiye ederim. Bir monitörün ebadını köşegeninin uzunluğu belirler. Yani 24inç monitör derken 24x2,54= 61cm anlamına gelmektedir. 

Diğer bir husus ise günümüzde sayıları giderek azalan 4:3 orana sahip bir monitör mü yoksa 16:9 oranına sahip olan bir monitör mü? Bu konuda da 16:9’un daha doğru bir tercih olacağı kanısındayım. Photoshop ya da benzeri bir editör programı kullanırken, kenarlarda araç çubukları için yeterince yer kalmasında fayda vardır. Zaten 16:9 destekleyen monitörler her halükarda 4:3 oranını destekleyebilmektedir. (16:10 oranı da piyasada mevcuttur.)

Monitör Çözünürlüğü (Resolution)
Günümüzde monitörler sahip oldukları doğal, optimum, çözünürlükleri ile anılmaktadır. Ekran çözünürlüğü seçerken 1920x1200 çözünürlüğe sahip bir ekran ideal bir başlangıç olacağı kanısındayım. 

Doğal çözünürlük ne kadar artarsa o denli detay görüntünün artacağını anlayabiliriz.

Monitör kalitesini belirleyen diğer bir ölçüm ise piksellerin merkezlerinden merkezlerine olan mesafedir. Bu ne demek; Aynı monitör ebatlarına sahip olan iki 24inç monitörü kıyaslarken, verdiği 'pixel pitch’ değeri küçük olan monitörün diğerine göre detay gösterme kalitesi daha yüksek olacaktır. Birisi 0,248 değeri ne sahipken diğeri 0,277 ise doğal olarak 0,248 daha iyi detay gösterebilen bir monitör olacaktır. (Şu şekilde düşünebilirsiniz; aynı ekran boyutunda pikseller arası mesafe azaldıkça daha sık piksele sahip olacak ve daha detaylı görüntü elde edilecektir.)

Kontrast Oranı (Contrast Ratio)
Kontrast oranı, ekranda görebildiğiniz en aydınlık nokta ile en karanlık noktanın oranını verecektir. Kısacası monitörün fotoğrafınızın tonlarına karşı olan duyarlılığı kontrast oranı ile belirlenmektedir. Genelde 800:1 oranı size iyi bir seçenek sunmaktadır. Kalibrasyon sonrasında bu oran değişebilir. 

Bazı anlamsız kontrast rakamları gördüğünüz takdirde bunları göz önüne almayın, çünkü bu değerler dijital olarak çoğaltılmış değerlerdir. (80.000:1 gibi) Siz doğal kontrast değerine bakmalısınız. Bu değerler de iyi bir monitörde 700:1 ila 1000:1 civarında olmalıdır.

Parlaklık (Brightness)
Özellikle pazarlama taktiği olarak monitör üreticileri, kalibrasyonları yapılmış bir şekilde monitörlerini piyasaya sürseler de, parlaklıklarını oldukça yüksek seviyeye çıkararak albenisini artırmaya çalışırlar. Monitörlerimiz arkadan aydınlatılmaktadır. Halbuki baskılarımız bize kağıdın üzerinden yansıyan ışığı vermektedir. Bu sebeple parlaklığı yüksek olan bir monitörde fotoğraflarımızı işledikten sonra, doğal olarak baskı işlemi sonrasında, kağıda bastığımız fotoğraflarımız bize daha karanlık görünecektir.

Parlaklık ölçü birimi cd/m2 (candle/m2 yani mum/m2 ya da Nit) olarak belirlenmiştir. (1 nit = 1 cd/m2)

Pek çok monitörde bu değerler 200-300 cd/m2 cinsinden belirtilmişken, eğer monitörünüz bunu rakamsal olarak cd/m2 değerini sizinle paylaşıyorsa, bu değeri 120 cd/m2 değerlerinde tutmanız uygun olacaktır.

Diğer taraftan, çevre ışık değerini hesap eden iyi bir kalibrasyon cihazı, monitörün parlaklık değerini yukarıda bahsi geçen yaklaşımla kısacaktır.

Renk Uzayı-Gamut (Color Space)
Bundan önceki yazıda detaylı olarak anlatıldığı gibi, monitörün sahip olduğu renk uzayı (gamut) genişliği sizin hangi dünya için fotoğraf üretmeyi hedeflediğinize bağlı olarak değişecektir. Fotoğraf makinem ister RGB 1998 çeksin ben sadece internet dünyasına yönelik baskı alacağım diyorsanız sRGB’yi karşılayan bir monitör seçimi yeterli olacaktır. 

Hayır ben fotoğraflarımın baskısını da alacağım ve makinem ne görüyorsa olabildiğince ona yakın görmek ve basmak istiyorum diyorsanız bu durumda geniş renk uzayı olan RGB 1998’i olabildiğince destekleyen monitörler seçmeniz gerekecektir. 

Bu tür monitörlerin teknik bilgileri kısmında %95, %98 RGB renk uzayını desteklediğine dair bilgiler mevcuttur. Bu monitörler de genelde 8 bit çalışma prensibi ile 16.7 milyon rengi destekleyen monitörlerdir. (Fotoğraf makineleri, 10, 12 hatta 14bit çalışmaları sebebiyle, doğal olarak bugünkü teknolojide bizlerin ekranlarımızda hiçbir zaman göremeyeceği renk uzaylarına sahiptirler.)

Mat/Parlak (Matte/Glossy)
Parlak ekranlar, kontrastları daha belirgin hale getirir, renkler daha bir ışıldar, albenisi daha yüksektir. Ancak hedefiniz baskıya doğru gidecekse, kaçınılmaz şekilde mat ekranlar tercih edilmelidir.

Parlak ekranlar daha çok eğlence üzerine hedeflenen ekranlar olup, mat ekranlar ise baskıya yönelik daha profesyonel ekranlardır.

İlk başta albenisi düşük olan mat ekranlar, kullandıkça ne kadar doğru bir seçim yaptığınızı size ispat edecektir.

Eğer fotoğraf sizin için bir tutkuysa, parlak ekran almayın!!

Bakış Açısı (Viewing Angle)
Parlaklık, kontrast ve renkler bakış açısına bağlı olarak değişebilir. Bu da sizin hatalı fotoğraf işlemenize yol açabilir. 170 derece ve üstünü destekleyebilen  monitör seçimleri doğru yaklaşım olacaktır. 

LED Teknolojisi
Eğer LED teknolojisine sahip bir monitör almayı planlıyorsanız, monitörün WLED teknolojisinde olmadığından emin olun. WLED teknolojisi renk üretiminde size performanslı sonuçlar vermeyecektir. 

Bağlantı (Connection)
Monitörünüzün bilgisayarınıza bağlantısını gerçekleştirmek için HDMI ya da DVI teknolojisi kullanılmalıdır. VGA bağlantı dönemi kapanmıştır. 

--

Aşağıdaki tabloda günümüz teknolojisinde tercih edebileceğiniz monitör tablosunu paylaşıyorum. Yukarıda bahsettiğim gibi eğer bilgisayarınızın işletim sistemi windows ise oldukça şanslısınız diyebilirim. 

Eğer Mac OSX dünyasındaysanız, bu durumda seçenekleriniz oldukça azalmaktadır. Çünkü hem IOS dünyası renk yönetimini hem de geniş Adobe RGB renk uzayını hem de yukarıdaki parametreleri tam anlamıyla karşılayan monitörler maalesef NEC ve Eizo'dan başka markalarda şimdilik gözükmemekte.

Bu sebeple fiyat performans olarak sRGB renk uzayına razıysanız Apple Tunderbolt Display seçimi şimdilik en ideali olacaktır. (Bu arada Apple Tunderbolt Display, NEC ve Eizo ile kıyaslandığında, zannedildiği kadar sofistike bir monitör değildir. Doğal olarak NEC ve Eizo’ya göre fiyatı da çok daha hesaplıdır.)

 

Model

Ekran Boyutu/ Oranı/Tipi

Çözünürlük/ Tarama Frekansı

Piksel Aralığı (Küçük olan iyi)

Renk

Yanıt Süresi / Teknoloji

sRGB ya da Geniş Gamut

Kontrast Oranı /Parlaklık

Bakış Açısı

Apple Thunderbolt MC914LL/B

27"/16:9/Parlak

2560 x 1440 / 60hz

0.233mm

16.7 milyon

12 ms/IPS

sRGB

1000:1/375 Nits

Dik:178° Yat:178°

Dell U2713HM

27"/16:9/Mat

2560 x 1440 / 60hz

0.233mm

16.7 milyon

8 ms/IPS

sRGB >99%

1000:1/350 Nits

Dik:178° Yat:178°

ASUS PB278Q

27"/16:9/Mat

2560 x 1440 / 60hz

0.233mm

16.7 milyon

5 ms/IPS

100% sRGB

1000:1/300 Nits

Dik:178° Yat:178°

Dell U3011

30"/16:10/Mat

2560×1600 / 60hz

0.2505mm

16.7 milyon

7ms/H-IPS

Geniş Gamut

1000:1/370 Nits

Dik:178° Yat:178°

ViewSonic VP2770

27"/16:9/Mat

2560×1440

0.233mm

16.7 milyon

12 ms/IPS

sRGB >99%

1000:1/300 Nits

Dik:178° Yat:178°

Acer T272HL bmidz

27”/16:9/Parlak

1920×1080/60hz

0.3114mm

16.7 milyon

5 ms/IPS

sRGB >99%

1,000:1/300 Nits

Dik:178° Yat:178°

Asus VG278H

27”/16:9/Mat

1920×1080/120Hz

0.311mm

16.7 milyon

2ms/IPS

Geniş Gamut

750:1/300 Nits

Dik:170° Yat:160°

Samsung SB970 S27B970D

27”/16:9/Parlak

2560×1440/60Hz

0.2331mm

16.7 milyon

5ms/PLS

Geniş Gamut

1000:1/285 Nits

Dik:178° Yat:178°

NEC PA271w

27”/16:9/Mat

2560 x 1440 / 60hz

0.23mm

16.7 milyon

7ms/IPS

Geniş Gamut

1000:1/300 Nits

Dik:178° Yat:178°

Dell UltraSharp U2412M

24"/16:10/Mat

1920×1200 / 60Hz

0.27mm

16.7 milyon

8 ms/IPS

Geniş Gamut

1000:1/300 Nits

Dik:178° Yat:178°

ViewSonic VX2770 SMH

27”/16:9/Mat

1920×1080 / 60Hz

0.311mm

16.7 milyon

7ms/ IPS

sRGB >99%

1000:1/250 Nits

Dik:178° Yat:178°

ASUS VG248QE

24“/16:9/Mat

1920×1080 / 60Hz

0.2768mm

16.7 milyon

1ms/WLED

sRGB >99%

1000:1/350 Nits

Dik:170° Yat:160°

Eizo Color Edge 270 

27"/16:9/Mat

2560 x 1440/60 Hz

0.233 mm

16.7 milyon

6 ms/IPS

Geniş Gamut

1000:1/320 Nits

Dik:178°, Yat: 178°

 

 


 

]]>
(Haluk Safi) Fotoğraf IPS LCD Monitör Panel Parlaklık display fotoğraf gamut işleme monitör renk seçimi uzayı çözünürlük https://www.haluksafi.com/blog/2014/4/renk-y-netimi--monit-r-se-imi-2/3 Sun, 20 Apr 2014 17:54:23 GMT
Renk Yönetimi- Renk Uzayları (Gamutlar) ve ICC - 1/3 https://www.haluksafi.com/blog/2014/4/renk-y-netimi--renk-uzaylar-gamutlar-ve-icc---1/3 Eğer geçmişte sergi veya bir yarışmaya göndereceğiniz fotoğraflarınızı basmaya çalıştıysanız, bu yazıyı neden yazmak istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. Emek vererek  çektiğiniz fotoğraflarınız, yine benzer emekler vererek işledikten sonra, baskı almak için kırtasiyenin kapısından girip, konuşmanın ilerleyen safasında ‘yazıcının kalibrasyonunu en son ne zaman yaptırdınız?’ sorusuna boş gözlerle bakan kırtasiyedeki arkadaşdan, size yanıt olarak "her üç ayda bir bakım yapılıyor ağbicim" yanıtını aldıktan sonra, fotoğraflarınızın basımı için maceranın başladığını anlıyorsunuz. Hiçbir mürekkep-kağıt kalibrasyonundan geçmemiş, en ucuz mürekkep, en ucuz kağıt kullanılarak çalışan kırtasiyelerde, tansiyonunuz her baskı sonrası artacaktır. Sadece birkaç yerde gerçek Fineart baskı alabileceğiniz İstanbul’da yaşamıyorsanız, bu durum sizin için zaten gelecekte de böyle olacaktır.

Aslında baskı dünyası böyleyken, monitör dünyası da bundan pek farklı değildir. Kalibrasyonlu ve kaliteli bir monitör kullanıp, oluşturduğunuz fotoğrafınızı, internet dünyasında yayınladığınızda, hiçbir kalibrasyondan geçmemiş olan ofis monitörlerinde görüntülendiğinde, sonuç kırtasiye baskısından farklı olmamaktadır. 

İşte fotoğraflarımı neden basmalıyım yazımın çıkış sebeplerinden birisi de bu idi. Fotoğraflarınızı baskı ile gerçek dünyaya getirirken, sizin beğendiğiniz renklerle ve tonlarla dünyaya gelebilmesi, yoksa kırtasiyedeki çocuğun ya da ofis monitörlerinin kalitesi kadar olan renk ve tonlarla değil.

Doğru baskı size, fotoğraflarınızda sizin istediğiniz rengi ve tonu sabitlemenizi sağlar. İşte bu benim fotoğrafım diyebilirsiniz.

Yaşınız müsaitse hatırlayacaksınız, renkli film fotoğrafı çektikten sonra, baskı konusunda endişelenmenize gerek yoktu. Her bir film üreticisi, filmin üzerine koyduğu kimyasal emülsüyonu ile sizin renk tonlarınızın nasıl olacağını belirliyordu. Kodak Velvia da manzara fotoğrafınız canlı renkleri üzerinde barındırırken, Kodak Portra ile çok güzel ten renklerini elde ettiğiniz fotoğraflarınız olurdu. 

Dijital dünyada ise hayat maalesef bu kadar basit değil. Fotoğrafınızı çektikten sonra, bilgisayarınızda, doğru renk uzayı ile  işlenmeli, bilgisayarınız da aynı renk uzayı ile yazıcınızla konuşmalıdır.

Sonuçta dijital fotoğraf dünyasınında kullanılan bütün ekipmanlarınız aynı standart dille konuşmadıkça, çektiğiniz fotoğraflarınızı hiçbir zaman istediğiniz renklerde ve tonlarda maalesef sunamayacaksınız.  

Eğer böyle bir derdiniz yoksa, bundan sonrasını okumanıza da gerek yok. :-)

Renk Uzayı-Renk Gamutu

Temelde dijital dünyada renkler RGB (Red, Green, Blue), kırmızı, yeşil, mavi renkler kullanılarak tamımlanır. Aşağıda gördüğünüz gibi, renk uzayını üç boyutlu bir şekilde hayal edin, 'Z' ekseni kırmızı, ‘X' ekseni yeşil, ‘Y' ekseni mavi. Fotoğrafçının ya da renk uzayını kullanmak isteyen profesyonellerin farklı ihtiyaçlarına göre çeşitli RGB renk uzay nesneleri tanımlanmıştır. Örneğin Adobe RGB 1998, daha geniş renk uzayı olan Pro Photo RGB ve her ikisinden daha dar renk uzayı olan sRGB.

 

Bu üç boyutlu renk nesnelerini, iki boyutlu bir yüzeye iz düşünümünü getirdiğimiz ve kıyasladığımız zaman, aralarındaki farkı daha net görebilirsiniz.


 

Yukarıdaki kare yeşillerin verildiği örnekte Adobe RGB değerleri (88, 249, 17)  olan soldaki yeşille, sRGB karşılığı olan yeşili sağda görebilirsiniz.  Aradaki farkı monitörünüzde göremiyorsanız, “monitörü seçimi” başlığını okuduktan sonra monitörünüzün tekrar gözden geçirin.

Aşağıdaki fotoğrafta Pro Photo RGB renk uzayını kullanan bir fotoğrafın, sRGB’ye dönüştürüldüğünde renklerin ne oranda değiştiğine çok dramatik bir örnek. Aslında bu örnek renk uzay seçimimizin, ne derece önemli olduğunu çok güzel bir şekilde yansıtmakta. 


 

Bugün bir DSLR ya da kompakt sistem makineleri ele aldığınızda, sizlere iki dünya sunacaktır; RBG ve sRGB.  Fotoğraflarımızı çektikten sonra işlemek ve detaylı görmek için kullandığımız standart monitörler, değil RGB’yi, sRGB’yi dahi eksik olarak görüntüleyebilmektedir. Ofis monitörlerinden bahsetmiyorum, onların durumları çok daha vahim. :-( Fotoğraf makinenizde çektiğiniz fotoğrafların, seçtiğiniz renk uzayında görüntülebilmesi ve basılabilmesi için bir standart oluşturulmuş ve bu standarda International Color Consorsium (ICC) adı verilmiştir. Ekranınızda çektiğiniz fotoğrafın doğru renklerle görüntülenmesini sağlamak amacı ile kalibre etmek durumundayız. İşte ekran kalibrasyonu cihazları (örnek Datacolor Spyder4PRO) ICC standardını kullanarak, renklerin belirlediğiniz renk uzayında görüntülenmesini sağlamaktadır. İşin güzel tarafı, ICC profiller, bilgisayarınızda kalibrasyon sonrasında işletim sisteminize yerleşirler. Bu sayede hangi fotoğraf işleme yazılımını açarsanız açın, ekran kalibrasyon sonrasındaki ICC profili ile açılacaktır.


Yazıcınızda ise durum biraz daha farklıdır; Evinizde fineart baskı alabilmek amacı ile kaliteli bir yazıcı barındırıyorsanız ve satın aldığınız yazıcının orijinal mürekkebini ve kağıdını kullanıyorsanız, bu durumda çok endişe edilecek bir konu yok diyebilirim. Hayır ben daha hesaplı mürekkep ve kağıt kullanacağım diyorsanız, bu durumda yeni bir ICC profili oluşturmanız kaçınılmaz olacaktır. İşin bu tarafının da son derece zevkli olduğunu söyleyebilirim.
Farklı mürekkep ve fotoğraf kağıdı seçeneklerini deneyebilmek ve yeni ICC profilleri oluşturabilmek amacı ile, çok gelişmiş profesyonel cihazlar olduğu gibi, daha basit kalibrasyon cihazları da mevcuttur. Ben bunlardan X-Rite ColorMunki Photo Color Management Solution ürününü Amerika’dan getirtebildim ve kullanmaya başladım. (Ülkemizde de satılmakta.) Hem monitör, hem yazıcı, hem de projeksiyon cihazı kalibrasyonu yapabilmesi beni bu anlamda çok rahatlattı diyebilirim. 

Evet biraz pahalı olabilir, ancak bana daha hesaplı kağıtla ve mürekkeple çalışma imkanı sağladığı düşünülürse, parasını çıkarıcak gibi duruyor.

Hangi Renk Uzaylarını Kullanmalıyım?

Günümüzde kullanılan fotoğraf makineleri, bizlere çektiğimiz fotoğrafların çok detaylı işlememize imkan tanıyan, ham halini yani RAW halini sunmaktadırlar. Çektiğimiz bu fotoğrafları Photoshop, Lightroom, Aperture gibi yazılımlar vasıtası ile işleyerek, TIFF ya da Jpeg formatlarına çevirmekteyiz.

Ekranda İşleme
Fotoğrafını çektikten sonra ya da tarayıcıdan geçirdikten sonra düzeltme işlemlerinizi Photoshop, Lightroom ya da Aperture da yapmak istiyorsunuz. Bu aşamada, fotoğrafınızın nasıl bir yol izleyeceğine karar verilmelidir. 

Fineart Dünyası: Eğer RGB 1998 uzay profilini kapsayan bir monitör kullanıyorsanız, durumunuz daha avantajlı olacaktır. Günümüz inkjet yazıcılarının RGB 1998 uzayının çoğunu kapsayan baskılar alabilmeleri sebebi ile bu renk uzayında kalabilirsiniz. (Fineart baskı alabileceğiniz bir yer ya da elinizde bu tür bir yazıcı mevcutsa.) Sensör teknolojisinin, günümüzde daha da gelişmesi sonucunda ProPhoto RGB uzayı ortaya çıkmıştır. Özellikle daha derin yeşil ve mor ihtiva eden bu renk uazayını gösterebilen bir monitör teknolojisi hali hazırda mevcut değildir. Bu renk uzayını ancak ve ancak saatlerini renklere vermek isteyen profesyoneller kullanmaktadır. Bu sebeple ProPhoto RGB renk uazayından uzak durmanızı öneririm.

Internet Dünyasına Yayın: Eğer internet dünyasına yayın yapacağım diyorsanız, bu durumda fotoğraf editörünüzün renk uzay seçim ayarını sRGB uzayına almanız daha uygun olacaktır. Çünkü Adobe RGB 1998 renk uzayında, yaptığınız düzeltme işlemleri ve renk seçimleriniz, internet dünyasının standart renk uzayı olan sRGB’ye geçerken farklılaşacak ve daha donuk renklere bürünebilecektir.

Standart Baskı Dünyası: Diğer bir durum ise çevrenizde fineart baskı yapan bir yer mevcut değilse ya da her halükarda standart baskı almak istiyorum diyorsanız, fotoğrafınızı işlerken sRGB renk uzayına geçirip işlemenizi öneririm. Her ne kadar firma sahiplerinin hedefi olmasa da :-) bu tür yerlerdeki yazıcıların çoğu sRGB dünyasını hedeflemektedirler. 

CMYK Dünyası: Eğer maceranız sizi CMYK dünyasında baskı almaya itiyorsa, bu durumda gerçekten bir macera hazır olun derim. Matbacılarla uğraşma macerasını bir kenara koyarsak, :-) CMYK renk uzayında renklerinizin doğru çıkabilmesi önünde temelde iki engel bulunmaktadır. Bu dünyanın renk uazayı (gamutu) RGB dünyasına göre oldukça kısıtlıdır. Bu sebeple baskı dünyasına iş yaparken renk uzayını, bu dünyaya çekerek, işlemenize devam etmeninizi öneririm. En azından CMYK dünyasında sizi bekleyen renk uzayını görebilecek ve renk-palet seçimlerinizi ona göre yapabileceksiniz. Bu dünyanın diğer bir zorluğu ise, RGB dünyasını kullanan monitörlerde her bir rengin, (kırmızı, yeşil ve mavi) gri ton değerleri birbirlerine eşitken, CMYK da bu durumun geçerli olmamasıdır. Bu sebeple RGB dünyasında kullanılan bir rengin tutturulması, matbacının maharetine ve matbaa makinesinin teknolojisine kalmış bir durumdur.  

Bu sebeple, eğer fotoğraf makinenizde kullandığınız renk uzayı Adobe RGB ise, fotoğrafınızı baskı ve internet dünyasına hazırlarken, fotoğraf editörünüzde fotoğrafınızı işlemeden önce iş akışınıza göre hedeflediğiniz renk uzayınına geçirmek en doğrusu olacaktır. 

 

Yazının Devamı.. Renk Yönetimi - Monitör Seçimi - 2/3 

]]>
(Haluk Safi) Color Fineart Gamut ICC Print Renk Yönetimi baskı ink inkjet management mürekkep https://www.haluksafi.com/blog/2014/4/renk-y-netimi--renk-uzaylar-gamutlar-ve-icc---1/3 Sat, 12 Apr 2014 14:28:53 GMT
Fotoğraflarımı Neden Basmalıyım? https://www.haluksafi.com/blog/2014/3/foto-raflar-m-neden-basmal-y-m  

Düşünün, hangisi size daha büyük bir haz veriyor. Elinizde tuttuğunuz, kağıdının kokusunu aldığınız bir kitabı okumak mı, ekrandan okumak mı? Güzel bir şekilde basılmış olan bir fotoğrafa elinizde tutarak bakmak mı, yoksa her hangi bir ekrandan bakmak mı? Hangisi sizi daha mutlu ediyor?

Bugün hepimiz dijital bir dünyanın içerisinde yaşıyoruz. Zaman geçtikçe de daha fazla dijital hale geleceğini biliyoruz. Alışkanlıklarımız hızlı bir şekilde değişiyor.

Gazeteleri, kitapları, makaleleri yavaş yavaş daha fazla tabletlerden ve bilgisayarlardan okuyoruz. Facebook’ta, Flickr’da orada burada fotoğraflarımızı paylaşıyor ve beğeniyor, beğeniliyoruz. Neredeyse insanlar ‘beğenenin çok olsun evladım!’ diye dua etmeye başlayacaklar. :-)


Peki bu güne kadar beğendiğiniz fotoğrafların kaçını hatırlayabiliyorsunuz. Gözünüzü kapatın ve düşünün, hangilerini hatırlıyorsunuz. 

Ben gözümü kapatıp düşündüğümde daha çok bir sergide ya da arkadaşımın evinin duvarında olan fotoğrafları daha iyi hatırladığımı fark ettim. 


Hatırlamamın sebebi bu fotoğrafların bende yarattığı farklı algıydı. Çünkü onları PC, tablet ya da telefon ekranından görmemiştim. Onlara bakabilmiş, dokunabilmiş, hissedebilmiştim. Bu gerçeklik hissi beynimde fotoğrafların çok daha fazla kalıcı olmasını sağlamıştı.

Editörlük
Fotoğraflarınızı basmanın bir başka faydası ise en doğru fotoğrafı bulma yönünde olacaktır. Lightroom’da ya da benzer bir programla, dijital ortamda yaptığınız bir ayıklama, anlık bir ayıklama olacaktır.

Halbu ki fotoğraflar yayınlanmadan önce bana göre kesinlikle nadasa bırakılması gerekmektedir. Çektikten sonra bırakın fotoğraflarınızla olan duygusal bağınız kopsun. Ben bunu çok zor şartlar altında çekmeyi başarmıştım demek, o kerenin güzel bir kare olduğu anlamına gelmiyor. 

Bu sebeple favori olan fotoğraflarınızı basıp duvarınıza asmanızı öneririm. Gidin, gelin, bir hafta geçsin. Hangilerinin duvarınızda asılı kalmasını bekliyorsunuz. Hangisi buna değer?



Bir-iki hafta sonunda içinize sinen fotoğrafları sadece yayınlayın. Gerisini arşivinize kaldırın. 

Baskı, sizin fotoğraflarınızı yayınlamadan önce çok daha gerçekçi bir fotoğraf seçimi yapmanızda yardımcı olacaktır.

Gün geçtikçe fotoğraflarımı daha fazla basma ihtiyacı hissediyorum. Onların sanal dünyadan kurtarıp, gerçek dünyaya taşımak için. Bazı fotoğraflarımı basıp, onları görmek isteyenlerle bu şekilde paylaşmak, beni daha iyi bir fotoğrafçı yapmıyor, ancak fotoğraflarımı daha gerçek yapıyor.

  
Sevgiler,
Haluk Safi

 

]]>
(Haluk Safi) ayıklamak baskı basmak fotoğraf kart neden photo print select selection https://www.haluksafi.com/blog/2014/3/foto-raflar-m-neden-basmal-y-m Sun, 30 Mar 2014 12:07:29 GMT
Kompakt(Aynasız) mı? DSLR(SLR) mi? Hangi Sistem? https://www.haluksafi.com/blog/2014/3/kompakt-aynas-z-m-dslr-slr-mi-hangi-sistem  

Kompakt(Aynasız) mı? DSLR(SLR) mi? Hangi Sistem?

Kompakt(Aynasız) fotoğraf makinelerini devrim değil, bir evrim olarak görüyorum.

35mm film kullanan rangefinder'lar; 1960'lara kadar tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktaydı. Rangefinder’ların en önemli sorunu parallakstı. Japonlar tarafından SLR döneminin pazarlanmasıyla birlikte; neredeyse bir gecede fotoğraf dünyası geri dönülmez şekilde değişti ve tam anlamıyla bir devrim yaşandı. Artık vizörde oluşan kadrajla, çekilen kadraj arasında hiçbir fark yoktu. (What you see is what you get!). SLR bir kaç yıl içinde tüm dünya pazarını ele geçirdi. Önceleri Nikon makineleri üstünken, profesyonel fotoğrafçıların beklentilerine daha hızlı yanıt veren Canon, 80'lerin sonundan itibaren pazarın lideri oldu. Son derece pragmatik bir yaklaşım ile Canon; mevcut sistemini tümüyle değiştirerek, otofokusu tam olarak destekleyen EOS sistemini geliştirmişti. Sonuç Canon için tam bir zaferdi.(Eski Canon sahipleri için tam bir kabus. :-) Elinizdeki tüm lensler bir anda çöp!).


Nikon S2 Rangefinder

Dijital dünyanın başlamasıyla filmli orta format makine üreten markalarda bundan nasibini aldılar. Benzer şekilde; sensör teknolojisinin gelişmesiyle, bu alanda lider firmalar da çok hızlı şekilde güç kaybettiler(Hasselblad, Mamiya, Pentax, Rollei bu markalardandır). Bunlar içerisinde özellikle moda dünyasının efsane makinesi,  Hasselblad'ın 'H' serileri, baştan sona Fujifilm tarafından geliştirilmiştir!


Hasselblad H4


Rollei-Rolleiflex-3.5-C-Orta Format

Kompakt(aynasız) dünyasının oyuncuları, Olympus, Sony ve Fujifilm’dir diyebiliriz. Profesyonel fotoğrafçılar tarafından tercih edilmeyen Panasonic'i güçlü oyuncular arasında saymıyoruz. Birkaç lensi haricinde Leica üretim metotları desteklenmeksizin üretilen lenslerinin kaliteleri ne yazık ki profesyonel fotoğrafçılar tarafından takdir görmemektedir. Panasonic’in yegane avantajı, çok kaliteli Olympus lenslerini kullanabilme imkanıdır.

Sony, son derece hesaplı ve kaliteli fotoğraf makineleri ürettiği halde, hala lens kalitesini yükseltemediği için ‘aynasız’ pazarında istediği başarıyı yakalayamamıştır. Sony’yi bu alanda en çok destekleyen Zeiss’dır. Bununla birlikte; Sony marka değeri olarak, daha çok son kullanıcıya yönelik olması nedeniyle; maalesef profesyonel fotoğrafçılar pazarından zorlu pazarlama teknikleriyle pay almaktadır. Bunun en önemli nedeni, adının Sony olması :-) Hyundai istediği kadar güzel araba yapsın, marka değeri olarak asla bir BMW olamaz. BMW istediği kadar BMW 6 serisini üstün bir spor araba olarak tasarlasın ve üretsin, marka algısı olarak asla Porche ya da Ferrari olamaz. Çünkü marka olarak Porche Porche, BMW, BMW’dir. Bu rasyonel değil, algısal bir durumdur. :-)


Sony Alpha 7-Zeiss 35mm f/2.8 (harika bir ikili)

Ülkemizde tam olarak tanınmasa da Olympus hem profesyonel lensleri, hem de son derece yenilikçi makineleri ile bu alanda en iyi bir oyuncularından biri haline gelmiştir. Micro four third ebadındaki sensörlü makineleri ile özellikle baskı ebadı A3+ boyutunu geçmeyek fotoğrafçılar için çok doğru/yerinde bir tercih olacaktır. Özellikle Olympus OM-D E-M5;  kompakt sistem fotoğraf makineleri arasında parladı ve daha sonra çıkardığı Olympus OM-D E-M1 gövde ile alanında profesyonel fotoğrafçılara da hitap ettiğini göstermiş oldu.


Olympus OM-D E-M1

Gerilerden gelerek, profesyonel ve tutkulu fotoğrafçıların gönüllerini fetheden Fujifilm, APS-C sensörü ile başladığı aynasız yarışında, APS-C lensleri grubunu 2014’de tamamladıktan sonra, 2015'de Full Frame üretimine başlaması bekleniyor. Son derece özel sensörü, çok kaliteli lensleriyle gelecekte kompakt(aynasız) dünyasının en güçlü oyuncusu olacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Çıkardığı ilk modellerinde her ne kadar bir takım tutukluklar ve anormallikler olsa da; piyasaya sürdüğü son ürünler, aynasız alanında iyi bir oyuncu olduğunu gösterdi. Fujifilm’in ensevdiğim yaklaşımı; sürekli güncelleme desteğidir. 2010 senesinde çıkardığı Fujifilm X100’e hala firmware geliştirmesi, hem ürünlerine hem de fotoğrafçılara desteğinin en güzel göstergesidir. Fujifilm’in en çok, Fujifilm X-T1 ve Fujifilm X100S modellerini sevdiğimi söyleyebilirim.


Fujifilm X-T1 (Fujifilm'den APS-C sensörlü DSLR yanıtı)

Diğer taraftan altını çizmemiz gerekirse; rangefinder makinelerden DSLR'ye geçiş bir devrimdi, ancak DSLR'den aynasıza geçiş yalnızca bir evrimdir.

Aynasız makine ile DSLR arasındaki farkı, otomatik ve manuel vitesli araba arasındaki farka benzetiyorum. İkisi arasındaki tek temel fark, vites sistemi.

DSLR sistemine sahipseniz, tüm sisteminizi satıp, aynasız sisteme geçmek için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Çünkü; halihazırda kompakt(aynasız) sınıfında üretilen makine ve lens teknolojisinin olgunlaştığını söyleyemeyiz. Fujifilm X-T1 deseniz, nerede Full Frame’i derim, Olympus deseniz, nerede profesyonel tele lensleri derim. Ancak hiç sistemi olmayan, yeni başlayanlar için aynasız sisteme evet derim.

Bununla birlikte; amacınız sokak fotoğrafçılığı, aile fotoğrafları, düşük ışıkta iyi fotoğraflar çekmek, ‘seyahatlerde/etkinliklerde anılarımı kaydetsin, küçük olsun, benim olsun :-)’ ise, DSLR sisteminizin yanına bir tane Fujifilm X100S alın ve konuyu kapatın derim. Çünkü; kompakt(aynasız) teknolojisinin oturması için bir iki senesi daha var.

 

Sevgiler,

Haluk Safi 


 

 

]]>
(Haluk Safi) DSLR aynasız camera fotoğraf haluk safi kompakt makinesi mirrorless photography sistem vs https://www.haluksafi.com/blog/2014/3/kompakt-aynas-z-m-dslr-slr-mi-hangi-sistem Mon, 24 Mar 2014 20:50:00 GMT
Fotoğraflarım Siyah Beyaz mı / Renkli mi Olmalı? https://www.haluksafi.com/blog/2014/3/siyah-beyaz-m-/-renkli-mi
Çok sevdiğim ve saydığım fotoğrafçılık eğitmeni ve ülkemizin yetiştirdiği en iyi sokak ve belgesel fotoğrafçılardan birisi olarak gördüğüm Hüseyin Türk Hocam'ın katıldığı bir seminerde kendisine 'neden Siyah/Beyaz çekmiyorsunuz?' diye soru sorulduğunu iletti.(Bu arada kendisi geçmişte yıllarca siyah/beyaz fotoğraf çekmiştir.) 

Ben de kendisi ile bu konuyu bir miktar konuştuktan, tartıştıktan sonra, bu sorunun bütün fotoğrafçıların ortak sorusu olduğunu düşünerek,  bloğumda bu konudaki fikirlerimi paylaşmaya karar verdim. 

İnsan gözü, biyolojik yapısı sebebi ile pek çok hayvanın aksine renkli görebilmektedir. Eğer müşterilerimiz, en yalın haliyle gerçeği görmek isteyen kitle ise; yani gazeteler, haber, moda dergileri ya da National Geographic gibi dünyamızın ve evrenimizin gerçekliğini ortaya koymak isteyen medyalar ise, bu medyaların fotoğrafçılardan temel talebi, fotoğraflarının daima renkli olmasıdır. 

Kısacası, eğer fotoğrafınızı sergilemek istediğiniz kitleniz bu tür medyalar değilse, fotoğraf çekimi konusunda oldukça şanslısınız diyebiliriz. Çünkü bu sayede fotoğraflarınızı renkli ya da siyah beyaz çekebilme lüksüne sahipsiniz. 

İster renkli dünyanın ürünü, ister siyah/beyaz dünyanın ürünü olsun, her iki dünyanın da kendisine has güçlü ve zayıf yanları vardır. Çünkü her iki dünyada anlatım yapabilmeniz için sizlere bir birinden farklı araçlar sunmaktadır.

Eğer seçiminizi renkli fotoğraf yönünde yaptıysanız bir daha düşünün derim. :-)

Renkli fotoğraf dünyasının sizlere sağladığı renk gücü ile anlatım esnekliği daha fazla olsa da renk yönetimi bir o kadar da zorludur. İleride renk yönetimi konusuna, bloğumda daha detaylı değineceğim.

Renklerle uğraşmanın ne denli zorlu olduğunu şu anonim söz çok güzel izah etmektedir. 

‘..renkler bir dinamit gibidir, nasıl kullanacağınızı bilemezseniz patlayabilir.’ 

Oysa çevremizdeki fotoğrafçılara baktığımızda, çoğunlukla renkli çekim yapmaktadırlar. Ya da yapmaya çalışmaktadırlar.  :-) 

Siyah/beyaz fotoğraftan farklı olarak, renkler gerçekten uğraşılması gereken, üzerinde yoğun çalışma gerektiren ayrı bir cephedir. Bir fotoğrafın renkler sebebi ile, karmaşık bir hal alabilmesi çok daha kolaydır. Ya da farklı bir noktadan gelen parlak ve kontrast bir renk sebebi ile, asıl objeniz bir anda ikinci plana düşebilir. 

Bu sözlerim siyah/beyaz daha basit çekim teknikleri gerektirir olarak anlaşılmasın. Ben sadece renklerin hakkını verebilmenin yani renk yönetiminin fotoğraf dünyasında kazanılması zor bir yetkinlik olduğunu belirtmek istiyorum. Yoksa siyah/beyaz fotoğraf çekimi konusunda gerçek anlamda ustalaşmak, yıllarca süren çaba, emek ve dikkat gerektirir. 

Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, siyah beyaz konusunda yetkinlik kazanmış olan bir fotoğrafçının, renkliye geçebilmesi çok daha kolay olacaktır. Çünkü bu geçiş döneminde boğuşması gereken sadece bir cephe kalmıştır. Büyük ve zorlu renk yönetim cephesi. :-) 

Eğer Amacınız Siyah Beyaz Fotoğraflar Çekmekse

Elinizde olan araçlar temelde;
 
-Tonlar
-Desenler ve
-Geometri 

olacaktır.

Siyah Beyaz çekmenin en zor taraflarından birisi de; siyah beyaz çekim yaparken, beyninizin tam olarak kadrajı siyah/beyaz olarak düşünebilme zorunluluğudur.


Eugen Smith, Hayatta Kalan Yaralıları Bekleyen Hemşire, New York Limanı, 1956

Kadrajı düşüncelerinizde oluşturduğunuzda, vizörü gözünüze götürürken, fotoğraftaki tonların, desenlerin, çizgilerin ve kontrastın nasıl olacağını görebilmeniz gerekmeketedir. Renkli çekerim, nasıl olsa sonrasında siyah/beyaz’a çeviririm düşüncesi, maalesef nadiren işleyecektir. Çünkü, her iki dünya, fotoğraftaki içeriğin anlatımını farklı noktalardan güç alarak gerçekleştirmektedir.

Eğer belgesel fotoğrafçılığı renkli olur diyorsanız, dünyanın bu alanda yetiştirdiği en büyük foto muhabir ve belgesel fotoğrafçılarına (bazıları  Eugene Smith  Josef KoudelkaSebastião Salgado) haksızlık etmiş olacaksınız. 


Josef Koudelka, İrlanda, 1972

Onlar fotoğrafçılık kariyerlerinin bir bölümünde renkli filmlere sahiptiler. Ancak renkli film ile çekim yapmış olsalar da bunları yayınlamadılar. Çünkü fotoğraflarındaki içerik anlatımları için siyah/beyaz'ı seçmişlerdi ve bu onların bir anlamda imzasıydı.

Eugen Smith’in Japonya’da bir kimyasal fabrikasında oluşan sızıntı sebebi ile çevresindeki yerleşim birimlerinde oluşan hastalıkları görüntülemek amacı ile çekimler gerçekleştirmiştir. Minamata sendromu yaşayan kız çocuğunun, annesi tarafından bonya yaptırılırken çekilen bu fotoğraf sadece üzerinden rengi alınmış bir gerçekliktir. Sadece rengi olmayan bir gerçeklik. Bu fotoğrafın dünyada yayınlanmasından sonra, dünyanın ilgisi bu kimyasal sızıntıya yönelmiş ve Japon Devletinin bu durum karşısında önlem almasını sağlamıştır.


Minamata hastalığı olan Tomoko’ya annesi banyo yaptırırken. Japonya, 1972


Pekçok ünlü sokak fotoğrafçısının, doğal olarak geçmişte siyah/beyaz film çekmesi, geçmişe olan özlem ve bizde oluşturduğu siyah/beyaz algısıyla birleşince kimi sokak fotoğrafçılardan, 'sokak fotoğrafı siyah beyaz olmalıdır' şeklinde yorumlar da duymaktayız. Henri Cartier-Bresson’da kariyeri esnasında renkli film seçeneğine sahip olmuştu. O da renkli filmlerle bir takım denemeler yapmış lakin çektiği bu fotoğrafları yayınlamamıştır. Eğer sokak fotoğrafçılığı siyah/beyaz olur diyorsanız, bu alandaki ustalara (bazıları Alex WebbMartin ParrJoel Meyerowitz)  haksızlık yapmış olacaksınız. 

Çünkü eğer renk yönetimine hakimseniz, bu alanda da birbirinden çekici fotoğraflara sahip olabileceksiniz.



Alex Webb, Cuba




Martin Parr

Eğer seçiminiz sürrealist, güzel sanat, manzara ya da benzer dallardan birisi ise, yine renkli ya da siyah beyaz dünyası seçiminde keskin çizgiler kullanmamalıyız görüşündeyim. Çünkü burası tam olarak gri bölgedir. Çekmiş olduğunuz bir manzara fotoğrafı, siyah/beyaz bir dünyada çok daha elit bir görüntüye sahip olabilir. Ya da yine siyah/beyaz diye ısrar ederek, renklisinin çok daha güzel durduğu bir fotoğrafı da kaçırabiliriz.

İnsan hem renkli hem de siyah beyaz olan nesneleri görebilmektedir. Hatta şunu söyleyebilirim, insan önce siyah beyaz görür, sonrasında retina konileri yardımıyla siyah/beyaz görüntünün üzerine renkleri yerleştirir. Dijital sensörler de gözden kopyalanan bu prensiple çalışmaktadırlar.

Öte yandan gözümüz, sadece yeterince ışık olduğu ortamda renkli görebilme yeteneğine sahiptir. Örneğin sadece yıldızların aydınlattığı bir gecede çevrenize baktığımızda, görebildiğimiz bazı neslerin renkli, bazılarının ise gri tonlarında olduğunu fark ederiz. Bu durum aslında beynimizin bize oynadığı bir oyundur. Tanıdığımız nesneleri bize renkli gösterirken (renk giydirme işlemi yapar), tanımadıklarımızı gri tonlarında yani siyah/beyaz olarak görürüz.  

Ted Grant’ın ‘Renkli çektiğinizde insanların kıyafetlerini, siyah/beyaz çektiğinizde ruhlarını çekersiniz’ sözüne de katılamayacağım. 

Fotoğrafları renkli ya da siyah/beyaz çekmek sadece fotoğrafçının/sanatçının seçimidir. 

Eğer Ted Grant'ın dediği doğru olsaydı, bu insanın içine işleyen, mükemmel renkli fotoğraf, bize bu insanların duygularını/ruhunu tam olarak yansıtamazdı.

Samuel Aranda, World Press Photo birincisi, 2011


Sevgiler,
Haluk Safi

_________________________

]]>
(Haluk Safi) Black Fotograf Hangisi Renkli Siyah/Beyaz and color one seçimi teknik versus which white https://www.haluksafi.com/blog/2014/3/siyah-beyaz-m-/-renkli-mi Sun, 23 Mar 2014 05:55:21 GMT
Zumlu mu, Sabit Odaklı mı? Ustalığa Giderken Lens Seçiminin Önemi https://www.haluksafi.com/blog/2014/3/hangi-lens-objekltif-zumlu-mu-sabit-odakl-m  

Bir caz sanatçısı emprovize müziğini icra ederken, enstrümanından hangi düğmesine basınca hangi sesi vereceğini düşünmez, enstrumanını tam olarak tanır ve enstrumanı da ona istediğini verir. 

Miles Davis zihninde duyduğu/hissettiği melodiyi, trompetinden seslendirirken, tuşlara dokunduğunda nasıl bir ses duyacağını bilirdi. Münir Nurettin Selçuk zihninde duyduğu/hissettiği seslerden, beste  yaparken, udunun tellerine vurduğunda; duyacağı sesi/melodiyi tam olarak bilirdi, sesler zihninde adeta canlanır, udunun tellerinden duygularının ritmini bulurdu.

01w/07/arve/G2011/02701w/07/arve/G2011/027American jazz musician and composer Miles Davis (1926 - 1991) playing the trumpet. (Photo by Express Newspapers/Getty Images)

Peki bir fotoğrafçı, zumlu objektifli makinesinin vizörüne baktığında nasıl bir kadraj ile karşılaşacağını bilebilir mi? Vizörden bakmadan önce; yakalayacağı “an”ı beyninde canlandırabilir mi? 

Etkileyici bir fotoğraf gücünü temelde iki noktadan alır, konusundan ve doğru ışıkta elde edilen kompozisyonundan.

Geçmişte iyi bir fotoğraf çekmiş olabilirsiniz, ışık, kompozisyon ve konu kusursuzdur. Ancak bu Sizi iyi bir fotoğrafçı yapmaz. Steve McCurry’i, Steve McCurry yapan yalnızca Afgan kızı fotoğrafı değil, üretebildiği yüzlerce etkileyici fotoğraftır. Kısacası iyi fotoğrafçılar, daima güzel ve etkileyici fotoğraflar üretebilen fotoğrafçılardır.

Steve McCurry, Hindistan

İyi fotoğrafçıların ortak özelliği; sıradan durumlarda dahi, farklılıkları yakalayabilen, farklı açılardan bakabilen, kompozisyonu ışığın büyüsü ile birleştirebilen, makine ve lensini vücudunun bir parçası haline getirebilmiş fotoğrafçılardır. 

Peki, iyi fotoğrafçı olabilmek için yeterince motivasyonumuz varsa nasıl bir yol izlemeliyiz? 

Temel fotoğrafçılık dersini, kompozisyon ve ışık dersini aldıktan sonra, bize düşen artık; kompozisyon ve ışık tekniklerini geliştirirken, makinemizi her geçen gün biraz daha tanımaktır. Işık ölçümünü nasıl yaptığını, ISO ile birlikte perde hızında neye dikkat edilmesi gerektiğini tam olarak bellemektir(Öğrenmek değil, bellemek). Beyniniz vizöre bakmadan otomatik olarak kadraj yapabiliyor mu? Vizörden baktığında, vizörün hangi açı ile bakacağını biliyor mu? Eğer zumlu bir lens kullanırsanız, bu yetkinliğe kolay kolay sahip olamazsınız. 

 

Gözümüz; yaklaşık 50mm’ye karşılık gelen bir açı ile çevremize bakmaktadır. Aslına bakarsanız, beynimize 50mm’lik merceği takmış, ...herşeyi çekiyoruz. :-)

Gözümüzün aksine zumlu lenslerin odak aralıklarında; sonsuz adette bakış açısı ya da başka bir deyişle odak uzaklığı bulunur. Bu açıdan; fotoğraf makineniz vizörden baktığınızda hangi görüş açısıyla karşılaşacağını bilemediğiniz bir göze dönüşür. Beyninizde kadraj oluşturma yetkinliğinin gelişmesini olabildiğince zorlaştıran bir dünyadasınız... 

Halbuki; Beethoven en büyük eserlerinden 9.senfoniyi sağır olduğu dönemde bestelemişti. Çünkü yetişmiş bir müzisyen notaları/sesleri zihninde rahatlıkla melodilere dönüştürebilme yetkinliğine sahiptir.

Çevremize 50mm odak uzaklığı ile bakarken, 18-55mm aralığında odak uzaklığına sahip fotoğraf makinemizin vizörüne gözümüzü dayadığımızda, nasıl bir kadrajla karşılaşacağımızı bilemeyeceğiz. Bu açıdan; doğal olarak kendini yetiştirememiş beynimiz, nasıl bir kadraj istediğimizi de söyleyemeyecektir. Yaptığımız çekim tam olarak şöyle olacaktır: Kadrajı nasıl yapacağımızı düşüncelerimizde oluşturamadan, vizörden bakacağız, ileri ya da geri zumlayacağız ve hoşumuza giden ilk kadrajı ve kompozisyonu kabul edip deklanşöre basacağız.

Sonuç tam bir felaket... Genelde düşünülmeden çekilmiş, iyi bir kompozisyonu bulunmayan, doğru kadrajlanmamış fotoğraflar... Halbuki gördüğünüzde “an” ve ışık mükemmeldi. Böyle çekilmiş binlerce fotoğraf diskinizde bol bol yer işgal edecek... Ve bir gün, geri dönüp baktığınızda neden çektiğinizi dahi bilemeyeceksiniz.. :-)

Bu bilince sahip ve hayatlarını fotoğraf sanatına adamış fotoğrafçılar; vizörden bakıldığında belirsiz lens açısını tercih etmediler. Bugünün yaşayan efsane fotoğrafçılarının tamamının; sabit lens kullanmalarındaki asıl neden budur. Steve McCurry, Sebastiao Salgado, Martin Parr, Alex Webb, Annie Leibovitz vb.. sabit lensleriyle fotoğraf çekerler. Benimsedikleri fotoğraf çekme açısı 28mm ya da 35mm ise, buna odaklanır ve gerektiğinde 50mm’lerini kullanırlar. Henri Cartier-Bresson her ne kadar fotoğrafçılık kariyerini zumlu lenslerin olmadığı bir dönemde gerçekleştirmiş olsa da, tüm fotoğrafçılık hayatı boyunca sadece 50mm lens kullanmıştır.

Sebastião Salgado, Brezilya Altın Madeni

 

İyi fotoğrafçılar, iyi bir “an” yakaladıklarında, ”an”ı en iyi şekilde kaydedebilmek için, kompozisyonu ve kadraj zihinlerinde oluşur, ayaklarıyla(!) doğru mesafeye ve konuma geldiklerinde, gözlerini açısını bildikleri makinelerine dayayıp, “an”a odaklanıp deklanşöre basarlar. Fotoğrafın, sergi baskısını yaparken de, kadrajını kolay kolay değiştirmek zorunda kalmazlar. İşte iyi bir kompozisyonla, etkileyici fotoğraflar bu yöntemle elde edilir(Bu arada kadrajı bir miktar iyileştirmek kötü bir durum değildir, en büyük ustalar dahi bunu yapmaktadır). 

Fotoğrafçının zumu ayaklarıdır. Fotoğraflarında hangi sabit odaklı lensi benimsemişse, onun gözü artık 28mm, 35mm ya da 50mm ile görecektir. 

Görme yeteneğimiz geliştikçe, kompozisyonumuzu ve kadrajımızı düşüncelerimizde oluşturabildikçe, makine ve lensimiz; bir parçamız oldukça, hangi temaya yönelirsek yönelelim; evimize etkileyici güzel karelerle dönmeye başlayacağız. Buna hiç şüpheniz olmasın!

Karar vermeden önce sabit lens ve zumlu lens arasındaki farklara bakalım:

1- Keskinlik: Zumlu lensler, birkaç grup mercekten oluşur. Optik kaliteden olabildiğince az fedakarlık ederek; bir odak mesafesinden diğerine geçiş yapmayı sağlarlar.  Her ne kadar Canon, Nikon, Sigma lensleri bu alanda iyi sonuçlar elde etmişlerse de; doğal olarak bir dereceye kadar başarı sağlayabilirler. Kolay kolay, iyi nitelikte sabit odaklı bir lens ile aynı odak mesafesinde elde edilebilecek keskinlik derecesini yakalayamayacaklardır. Keskinlik, fotoğrafta önemli bir parametredir. Öte yandan unutmayalım, bir fotoğraf yalnızca keskin olduğu için iyi olmaz. Lenste keskinliğe takıntılı fotoğrafçılar; lens üreticilerinin pazarlama ağına yakalanan balıklar gibidir.  :-)

2- Ağırlık: Şüphesiz ağırlık fotoğrafçının mücadele etmesi gereken en büyük cephelerden birisidir. Kimi zaman günde 8-10 km yürümek zorunda kalınabilir. Leica, 100.yılını kutladığı bugünlerde; birbirinden küçük ve hafif, kaliteli lensleriyle, bir asırdır sükse yapmaktadır(Fiyatlarıyla da).

Sırasıyla, Canon 16-35 f/2.8, Leica 28mm f/2.8, Nikon 24*70 f/2.8

Kaliteli zumlu lenslerin ağırlıkları, yaklaşık bir kilogramı bulurken, sabit odaklı lensler bizlere çok daha hafif çözümler sunmaktadır.

Örneğin: 

Zumlu Lensler

Nikon AF-S Nikkor 24-70mm f/2.8G ED : 900gr

Canon 24-70 f/2.8 L : 805 gr

Sabit Odaklı Lensler

Nikon 35mm f/1.8G: 305gr

Nikon 50mm 1.8D : 155gr(Plastik ama harika)

Canon 35mm EF f/2      : 210 gr

Canon EF 50mm 1.8 II  :130 gr

3- Bokeh : Bu Japon kaynaklı kelime, pek çok fotoğrafçının kalbini çalmış ve uğrunda binlerce dolarlık lenslere para yatırmalarına neden olmuştur/olmaktadır. Sabit odaklı lenslerin hızlarının yüksek olması(diyafram değerinin düşük olması 1.0, 1.2, 1.4.. lens dünyasında hız olarak adlandırılmaktadır), doğal olarak net alan derinliğini daraltır ve hedef objenin soyutlanmasına yardımcı olur. Sabit odaklı lensler; bu açıdan çok avantajlıdır.

4- Hız (Lensin sahip olduğu maksimum diyafram açıklık değeridir):  Lenste yüksek hızın bir diğer avantajı ise; daha düşük ışık bulunan ortamlarda zum lenslere göre 1, 2, 3  hatta dört stop(her bir diyafram farkına bir stop denir)  avantaj oluşturmalarıdır(Lens dünyasındaki diyafram aralıkları 1.0, 1.4, 2, 2.8, 4, 5.6, 8, 11, 16, 22.),yani 1.4 diyafram açıklığı olan bir lens, 2.8 lense göre 2 stop daha hızlıdır. Bu demektir ki; 2.8 bir zum lensle çekeceğiniz bir fotoğrafta enstantane değeriniz 15 ise; diyaframınızı 1.4’e aldığınızda hala 1/60sn hızında fotoğraf çekebilirsiniz. Eğer lensiniz 35mm bir lens ise; keskin bir fotoğrafı kolaylıkla elde edebilirsiniz.

5- Teknik Servis: İçerisinde pek çok bileşeni barındıran zumlu lensler, doğal olarak daha fazla servise ihtiyaç duymaktadırlar. Kalibrasyonları da doğal olarak sabit odaklı lenslere göre çok daha zordur.

6- Fiyat : Kantarın topuzunu kaçırmazsanız(ben kaçıranlardanım), sabit odaklı lensler zum lenslere göre fiyat avantajına sahiptirler.

Zumlu Lensin En Büyük Avantajı

Esneklik, esneklik, esneklik... Zumlu lensler büyük bir esneklik sağlayacaktır.

Eğer hayatınızı profesyonel fotoğraf çekerek kazanıyorsanız; örneğin bir foto muhabiriyseniz ya da düğünlerde, doğumlarda, sahilde çekim yaparak hayatınızı kazanıyorsanız zumlu lens tercih etmeniz kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Bir sokak çatışmasını çekiyorsanız; gazdan, sudan ya da bir gaz kapsülünden kaçınmak için, mevziinizi alıp, hayatınızı daha az oranda riske atarak zumlu bir tele objektifle çekimlerinizi yapabilirsiniz., Vahşi bir aslanı veya kızgın bir mandayı güvenli bir mesafeden çekebilirsiniz. Ameliyathanede  doktoru engellemeden bir bebeğin doğum mucizesini ya da düğünde ortalıklarda koşuşturan çocuklardan kadrajınızı derhal kurtararak; gelinin o harika kahkahasını fotoğraflayabilirsiniz.

Kısacası bugün zumlu lenslerin asıl hedef kitlesi; profesyonel fotoğrafçılar ya da zorlu ortamlarda çekim yapma tutkusu bulunan amatör fotoğrafçılardır. Ancak profesyonel de olsalar; daima çantalarında bir ya da iki adet sabit odaklı lens bulundururlar. Biz amatörler, genellikle pazarlama trendlerinden etkilenerek, önce zumlu lens, sonra yararlarını öğrendikçe, daha iyi fotoğrafçı olma kararlılığımızla birlikte sabit lensler ediniyoruz.

 

Canon ve Nikon için beğendiğim bazı sabit odaklı lensler

Nikon50mm f/1.8D

Nikon 28mm f/1.4D AF (artık üretilmiyor, SLR dünyasında eşi benzeri bulunmamakta.), 

Nikon 35mm f/2D

Nikon 28mm f1/.8G

 

Canon 50mm EF f1.4

Canon 35mm EF f/2 (biraz sesli ancak çok sevdiğim bir lens), 

Canon EF 28mm f/1.8 (Canon maalesef 28mm odak mesafesinde zayıf.)

 

Canon ve Nikon için bazı zumlu Lensler

Canon EF 24-70mm f/2.8L II USM

Canon EF 17-40mm f/4.0L USM

 

Nikon AF-S Nikkor 24-70mm f/2.8G ED

 

Son Söz : ‘fotoğrafı makine çekmez, insan çeker’ :-)

Sevgiler,

Haluk Safi

 

]]>
(Haluk Safi) Lens fixed lens lensler objektif odaklı prime sabit seçimi zoom zum zumlu özellikleri https://www.haluksafi.com/blog/2014/3/hangi-lens-objekltif-zumlu-mu-sabit-odakl-m Tue, 18 Mar 2014 16:09:35 GMT